Vücûd Mertebeleri
 

Vücûd Mertebeleri

Fatih Yıldız

Vahdet-i Vücûd ehli, Allah-âlem münâsebetini izah ederken mükevvenatın nasıl yaratıldığını kendi anlayışlarına uygun olarak tarif etmişlerdir. Buna göre zât-ı ehadiyye, kendi cemalini, sıfat, isim ve fiillerini görmek istedi. Tecelli etti ve fiil sıfatına büründü. Bâtından zâhire, gaybden şehadete, vahdetten kesrete geldi. Kendi cemâlini gördü sıfat, isim ve fiilleri müşâhede etti.

Buradaki tecelli edip açığa çıkma olayı, başka bir varlığın yardımı veya desteğiyle değildir. İsteyen de, tecelli edip açığa çıkan da, sonunda müşahede eden de yine kendisidir. Bu, bir ihtiyacın veya zorunluluğun da sonucu değildir. Nitekim sevmediklerini rahat içerisinde yaşatırken, dostlarını ve nebilerini zorluklarla imtihan etmiştir. Her şey, kendisine ait olup, mülkünde de tek hâkim yine kendisidir. Kısacası âlemin yaratılması, bir takım mertebelerden geçerek gerçekleşmiştir.

Bu yaratılış mertebeleri, “Hazarâtü'l Hams” (Beş İlâhî Hazret), “Tenezzülat-ı Seb'a” (Yedi Ruhsal İniş) gibi isimler altında farklı rakamlarla teferruatlı olarak izah edilmiştir.

Dörtlü tasnife göre vücudun mertebeleri:

  1. Lahût, zât
  2. Ceberût, sıfatlar ve isimler
  3. Melekut, ruhlar ve misal
  4. Nasut ve şehadet alemleri'ne ayrılmıştır

“Hazarat-ı Hamse” denilen beşli tasnifte ise yukarıdaki sıralamalardan biraz farklı olarak Melekût alemi iki mertebe olarak kabul edilmiştir. Böylece Vücûd:

  1. Zat-ı Sırf, Lateayyün, Ehadiyyet
  2. Vâhidiyyet
  3. Ervah
  4. Misal
  5. Şehadet ve İnsan-ı Kamil

mertebelerine ayrılmıştır.

Yedili tasnifte ise hazarât-ı hamsenin ikinci mertebesi olan “vahidiyyet” mertebesi “vahdet” ve “vahidiyyet” diye iki ayrı mertebe, besinci hazret de yine “sehadet” ve “insan-ı kamil” diye iki ayrı mertebe olarak itibar edilmiş, böylece mertebe sayısı yedi kabul edilmiştir. Sıralamada açıkça görülüyor ki, insan Allah'ın ilminde var oluşu noktasından ezeli varlıktır. Buna “teayyün-ü sânî” veya “hakîkat-i insaniyye” diyoruz. Bir de varlık âleminde görünüşü vardır ki bunu da mertebe-i insaniyyet olarak vasıflıyoruz. Bu keyfiyyete işaret için tasavvufta su formül kullanılır, “İnsan, zuhurda son, fakat mertebede en yüce olan varlıktır”. Yani insan, gaye varlık olarak ezeli ilimde her şeyden önce vardı. Ancak gaye varlık olduğu için zuhur edişi en son olmuştur. Çünkü o, ezeli bir öz taşımaktadır. Onun son olan tarafı, bu öze hamallık eden bedendir. Varlığın tekamül ederek insana ulaştığını söylerken; biz, bu hamal varlığı, yani bedeni kast ederiz. Daha doğrusu varlık tekamül ede ede insanın özünü taşıyacak bir hamalı yetiştirecek düzeye ulaşmıştır.

Bu mertebeler bahsinde bilhassa su noktaya dikkat etmek gerekir. Yedili tasnife göre “Allah” mefhumu üç, beşli ve dörtlü tasnife göre iki mertebede mütalaa edilmiştir. “Allah” mefhumu ile alakalı bu iki veya üç mertebe, âyet-i kerîmelerin yorumundan ileri gelmektedir. Çünkü mutasavvıflar “Allah” isminin Kurân-ı Kerîm'de “zât”, “ulûhiyyet” ve “rubûbiyyet” manalarında kullanılışına dikkat eder ve kelamcılar arasında mevzu edilen “zât” ve sıfatlar ayrımı mertebe anlayışıyla ele alınıp konu ile ilgili bütün problemlere öylece yaklaşırlar.

İlk üç mertebeyi “lahut” diğerlerini ise “nasut” alemi olarak değerlendiren mutasavvıflar içerisinde Aziz b. Muhammed en-Nesefi lahut alemini su cümlelerle anlatır:

“Lahut âlemi, terettüb (uyumlu mertebeler) âlemidir. Orada her şey vardır. Ama bir ve aynı oldukları için aynı zamanda hiçbir şey yoktur da denilir. Bu mertebenin adı ve alameti, şekli ve sureti, zaman veya mekanı yoktur. Orada ezelle ebed, dün ile yarın, aynıdır. Şeytan'ın Hz. Adem'e bir düşmanlığı olmayıp Nemrut ile İbrahim barış içerisindedir. Hz. Musa ile Firavun arasında savaş yoktur. Çünkü çokluktan önce teklik, çokluktan sonra da yine bir teklik vardır. Bu son vahdet, önemlidir. Daha önemlisi bu dünyadayken o vahdeti kavrayabilmektir. İlâhî kitapların geliş amacı, tevhiddir.”

Nasut âlemini de su cümlelerle açıklar:

“Nasut âleminde ayrılık ve gayrılık önce isimlerde sonra da madde de meydana çıktı. Ayrılık, bazen “nefret”i bazen de “sevgi”yi doğurdu. Sevgi, parçanın bütüne olan aşkının yansıması idi. Herkes, ikizini severdi. Öyle de olması gerekirdi. Nefret ise ayrılıktan dolayı oluşan benlik duygusunun yükselmesi ve diğer parçaları ya küçük görmesinden veya mülke düşman ortakçı telakki etmesindendi. Halbuki kibre gerek yoktu, eşyanın hiçbir değeri olmadığından ve hiçbir eşya kendisinin olmadığından düşmanlığa da gerek yoktu. Her şey O “bütün”e ve “tek”e aittir. Düşmanlık da dostluk da “O”nun için olmalıydı.”.

Her iki mertebeler grubunu birbirleriyle alaka ve fark yönünden su veciz cümlelerle izah eder:

“Lahut alemiyle Nasut alemi arasında uzaklık yoktur. Aralarında da büyük bir fark olmayıp her ikisi içi içe dokunmuştur. Lahuti âleme mecâzen yokluk diyecek olursak, o icmal, varlık alemi ise tafsilidir. Yokluk, özet kitap; varlık, mufassal kitap... yokluk, sade levha; varlık, nakışlı levhadır. Nakışlı levhanın nakışlarını silerlerse; o levha yokluk alemine... Sade levhayı nakşederlerse, o levha varlık âlemine çıkmış olur. Bâzen bâzı nakışlar silinip değişik nakışlar islenir. Bu, bize dünyada değişme gibi görünür. Her gün birkaç kervan, varlık âleminden yokluk âlemine gelir. Bir süre kalır. O bu âlemde kalırken birkaç kervan da çoktan yokluk aleminin yolunu tutmuştur. İşte lahut ile Nasut âlemi arasındaki fark bu kadardır.” [1]

Vücudun çeşitli mertebelerde görünüşünden yola çıkarak onu muhtelif taksimata tabi tutan İbnü'l Arabi, önce vücudu en genel anlamıyla üçe ayırır. Sonradan yapacağı daha ileri bölümlemelerinde esası olan bu temel taksim şöyledir:

1. Bizatihi aynında mevcuda olan (Vücûd li-zâtihî): Bu ancak Vücûd-ı mutlaktır. O, hiçbir şeyden hâsıl olmadığından O'na tekaddüm eden bir şey bulunamaz.O, bütün eşyanın mûcidi, hâliki, mukaddiri, mufassılı ve müdebbiridir. Hiçbir kayıtla mukayyed değildir. O; Hayy, Kayyum, Alîm, Müridve Kadir olan Allah'tır.

2. Allah ile mevcuda olan (mevcuda billah): Bu arş kürsi semavat-ı ûlâ ve içindekiler, arz ve onda bulunanlardır. Bu âlem aynında mevcud değildir. Ayrıca mûcidiyle onun arasında bir zaman da yoktur. Bu sebeple biri diğerinden öncedir veya sonradır denilemez. O, dünün bu güne tekaddümü gibi Vücûd ile öncelenmiştir ve zamandan mücerrettir. Zira o, zamanın kendisidir. Alemin adem oluşu, bir vakitte değildir. Fakat vehim, Hakk'ın vücuduyla halkın vücudu arasında bir süre olduğunu tahayyül etmektedir.

3.”Üçüncü şey”: Bu Vücûd veya ademle, hudüs veya kıdemle mevsuf olmayan şeydir. O Hakk'ın ezeliliği ile ezelden beraberdir. Hak için ziyade isnadı imkansız olduğu gibi zaman bakımından aleme tekaddüm ve teahhürü de Hak için imkansızdır.Çünkü alem Vücûd değildir. Alem, bu üçüncü şeyden zahir olmuştur. O, alemin hakikatlerinin hakikatidir. İbnü'l Arabi, buna “heyula, ilk madde, cevher-i ferdin aslı, felek-i hayat, cinslerin cinsi, ümmü'l ekvan, esma-i ilahiyye, hakikat-ı Muhammediyye” gibi isimlerde verir.

Bu taksimden sonra İbnü'l Arabi vücudun zahirden batına çıkma sürecini dörde ayırarak anlatır:

  1. Vücûd-ı Mutlak: Bu Allah'tır.mahiyeti bilinemez, O'na mahiyet bile denemez.
  2. Maddeden soyutlanmış mevcuda: Sekil ve suret kabul eden ruhani mufarık akıllardır.
  3. Mekan ve hayyiz kabul eden mevcuda: Bu da cirmler ve cisimlerdir.
  4. Bizatihi değil bittabia hayyiz kabul edilen mevcuda: Bu da arazdır.[2]

GENEL DEGERLENDİRME

DÖRTLÜ TASNİF

YEDİLİ TASNİF

KIRKLI TASNİF

ÂLEM-İ GAYB

ÂLEM-İ LÂHÛT LÂ TEAYYÜN 1. Zâtü'l İlahiyye
ÂLEM-İ CEBERÛT TEAYYÜN-Ü EVVEL 2. İlk Tenezzülât
TEAYYÜN-Ü SANİ 3. İkinci Tenezzülât
4. Uluhiyyet
5. Rahmaniyyet
6. Rububiyyet
7. Malikiyyet
8. Esma ve Sıfatü'n Nefsiyye
9. Celal simleri
10. Cemal simleri
11. Fiil simleri
 a. Celali Fiil İsimleri
 b. Cemali Fiil İsimleri
ÂLEM- MELEKÛT ÂLEM-İ ERVAH 12. Alem-i İmkan
13. Aklü'l Evvel
14. Rûhu'l A'zam
15. Levhü'l A'zam
16. Kürsi
17. Ulvi Ruhlar
18. Mücerred Tabiatlar
19. Hayal
20. Heba
21. Cevherü'l Ferd
22. Mürekkebat
ÂLEM- İ MİSAL 23. Atlas Feleği
24. Zühre Feleği
25. Felekü'l Eflak
26. Sema-ü Zülal
27. Sema-ü Müşteri
28. Sema-ü Behram
29. Sema-ü Şems
30. Sema-ü Zühre
31. Sema-ü Utarid
32. Sema-ü Kamer

ÂLEM-İ SEHÂDET

ÂLEM-İ NÂSÛT ÂLEM-İ SEHÂDET

33. Küre-i Ateş
34. Küre-i Hava
35. Küre-i Su
36. Küre-i Toprak
37. Ma'den
38. Nebat
39. Hayvan
40. İnsanlar Alemi

TENEZZÜLÂT-I SEB'A

1. Lâteayyün Mertebesi

Bu mertebe, sırf Zat mertebesidir.Vücûd bu mertebede sıfat ve vasıf bağından ve bütün kayıtlardan münezzehtir. Bu mertebeye “ehadiyyet mertebesi” ismi verilmiştir. Bu mertebe, Allah Teala'nın künhü ve hakikatidir; bunun üstünde mertebe yoktur. Teayyün (meydana çıkma), kayıtlanma ve farklı olma manasındadır. ”La-teayyün” meydana çıkmamak, tenezzül ve tezahür etmemek demektir. Bu mertebe, her şeyden boş olma manasına gelen “ıtlak” makamıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Eşya yaratılmazdan önce Allah Teala nerede idi” tarzında sorulan suale “Üzerinde ve altında hava bulunmayan âmâda idi” cevabını vermiştir. Âmâ, ince bulut manasına gelmekte ise de, “üstünde ve altında hava olmayan” ifadesiyle onun “la-teyyün” mertebesine işaret olduğu düşünülebilir.

Ehadiyyet Zat tecellisinden ibarettir.Hakkıyyet ve halkıyyet itibarlarının hepsinden tecrid edilmiş olarak tecelli eden “Zat” mertebesidir. Ehadiyyet, isim ve sıfatların eser ve müessirleriyle beraber yokluğunu isteyen mertebedir. Yani bu mertebede isim, sıfat ve onların eser ve müessirleri Hakk'ın Zât'ında müstagraktır. Mutlak Zat, isim ve sıfatların teayyününün aslı ve dayanağıdır. Bu mertebede Hak Teala, kendi kemâlâtını, kendi zatıyla idrak eder.

Allah Teala'nın Zât'ı ehadiyyetinin aynıdır.O'nun künhüne ne kadîm ne de hâdis ilim ulaşamaz. Zat itibariyle O'nun hakikatine ulaşılamaz; bilinebilen sadece Zât'ına ve sıfatlarına ait, rayiha ve eserleridir.Ahadiyyeti, mutlak vücudun, kendisi için, kendisinde kendisiyle olan tecellilerinin ilki olarak tarif edebiliriz.

2. Teayyün-i Evvel

Bu mertebe, Zât'ın Ulûhiyyet mertebesine tenezzülüdür.Bu tenezzül Zât'ın zuhura meylinin bir neticesidir.Vücûd bu mertebede, kendisindeki sıfat ve isimleri mücmelen bilir.Sıfat bu mertebede kendisinin aynı olduğundan, bu ilim, kendi Zât'ından olan ilimden ibarettir.Vücûd bu mertebede bütün isim, sıfat müsemma ve mevsuf ile muttasıf olduğundan “Allah” isminin mertebesidir.Bu mertebede Zat, la-teayyünün, taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesidir.Buna “birinci taayyün”, “mutlak ilim” de derler. Bu mertebe, “ev edna” mertebesidir.Çünkü bu mertebenin üstünde la-teayyün mertebesinden başka bir şey yoktur. Birinci teayyüne “ceberut” alemi ismi de verilmiştir.Ceberut alemi, Muhammedi hakikatin Zat mertebesinden zuhura meyl ile tenezzül ettiği ilk mertebedir. Bu mertebede eşyanın hakikati bilkuvve mevcuttur. İlk tecelli vücuda, ilme, nura ve şuhuda şâmildir. İlk tecelliye insan-ı kamilin kalbi olan “Hakikat-ı Muhammediyye” ismi verilmiştir.

Zât'ın zuhura meylindeki ilk mertebesinde temeyyüz yoktur. İlim, alim ve malum birdir. Burada dört isim ve her birinin mazharı tecelli eder. Bu isimler, bütün varlıkları vücuda getiren “Rahman”, her birine ayrı özellikler kazandıran “Rahim”, tedbir kılan “Müdebbir” ve eşyayı birbirinden ayıran “Mufassıl” isimleridir...

3. Teayyün-i Sânî

Vücûd ilk teayyün mertebesinde isim ve sıfatlarını mücmel olarak bilmekle beraber, bu isim ve sıfatlarının gerektirdiği bütün külli ve cüz'i manaların suretleri ikinci teayyün mertebesinde birbirinden ayrılırlar. Zira isimler ve sıfatlar, Zât'a delaleti cihetinden bir, kendilerine delaleti cihetinden ayrı ve münferiddirler. Vücudun mertebeleri ve onların bu tarz değerlendirmeleri akli veya keşfidir, hakiki değildir. Kevni suretlerin hakikatleri olan bu teayyünlerden her birinin gerek kendi zatına ve gerek kendi zatının benzerlerine asla şuuru yoktur. Çünkü onların vücutları ve temeyyüzleri ilmidir; yani bilkuvve mevcuda, bilfiil ma'dumdur. İkinci teayyüne “insan-ı kamil” mertebesi de denir. Kevni hakikatlerin isti'datları, meydana çıkarılmış değildir. Bunlara “ezeli isti'datlar ismi verilmiştir .Bu mec'ûl olmayan kabiliyetler Hak'tan hal lisanıyla zuhur talep etmişlerdir. Her isim, Allah Teala'nın isimlerinden birinde ilmen mevcuttur. Her şeyin özel bir ismi vardır ve o şey isti'dadını talep ettiği ismin tasarrufu altındadır.Dönüşü de yine o ismin makamınadır.Hidayet, dalalet, saadet, şekavet, izzet, zillet, hayat ve memat işte bu isimlerdendir.

Bu ilk üç mertebe Vücûd kadim, zaman ve mekan kayıtlarından münezzehtir. Bu hakikatlerin kevni mücerred ve müşahhas hale tenezzülü ile Vücûd zaman ve mekan kayıtlarıyla kayıtlanmış olur ki vücudun bu mertebeleri gayriyyet mertebeleridir...

Sıfat ve Esma

Bütün eşyanın başlangıcı olan Vücûd hayatın ta kendisidir.Çünkü her şeyi harekete getiren O'dur.Vücudun çeşitli mertebelerdeki tecellileri, onun hareketinden gelmektedir.Hareket olan yerde hareket ettirende vardır ve O muharrik “diridir” (Hayy) Vücûd hayat ile muttasıf olunca kendi zatını ve nefsini idrak etmesi gerekir.Bu ise O'nun zatına olan ilmidir. “İlim” de hayat gibi bir sıfattır.”Hayat” ve “ilimle” muttasıf olan vücudun “irade” ve “kudret”le muttasıf olmaması düşünülemez. Bu sıfatlara “semi'”, “basar” ve “tekvin” sıfatlarını da ilave edersek Vücûd bu yedi sıfatla mevsuf olmuş olur. Bütün bunların esası “hayat”tır.Sıfat ismin menşeidir; çünkü bir şeyde sıfat olmazsa, bir isimle isimlendirilemez. Zat sıfat ile, sıfat isimle meydana çıktığından, isim sıfatın, ve sıfat Zât'ın zahiri; zat sıfatın, sıfatta ismin batınıdır.

4. Mertebe-i Ervâh

Vücûd birinci teayyün ve Vâhidiyyet mertebesinden sonra, ilmi suretler sebebiyle ruhlar mertebesine tenezzül eder. Bu mertebede ilmi suretlerden her biri birer basit cevher olarak zahir olur. Bu basit cevherlerden her birinin sekli rengi olmadığı gibi, zaman ve yer ile de muttasıf değillerdir. Zira zamanla mekan, cisimde meydana gelir: bunlar ise cisim değildir. Cisim olmadıklarından yanma ve bozulma da kabul etmez. Bu alemi duyu organlarımızla idrakimiz ve işaretimiz mümkün değildir. Bu mertebede her bir ruh, kendini ve kendi mislini ve kendi başlangıcı olan Hakk'ı idrak eder.”Elest bezmi” bu mertebede vuku' bulmuştur. Bu mertebe, ayrılık ve gayriyyetten bir nev' üzere zatın hariçte zuhurundan ibarettir. Ruh, kendi zatıyla kaim olup, beka hususunda bedene muhtaç değildir. Mücerred olma cihetinden bedene aykırıdır. Fakat tedbir ve tasarruf yönünden bedenle alakası vardır. Beden, şehadet aleminde ruhun sureti ve kemalinin mazharıdır.

Meleklerin Hakikati

Vücudun “insani hakikat” mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede sabit olan “Kudret” sıfatının mezahiri ile meydana gelir. Kudret de diğer sıfatlar gibi Hakk'ın vücudunun şuunatından olduğundan zatının gayri değildir. Fiiller kevvet ile tezahür edeceginden “ilahi ef'al” de meleklerle meydana çıkar. İlâhî kuvvetin ismi peygamber lisanında “melaike”dir.Melek, kuvvet ve şiddet manasınadır ve “tabii” ve “unsuri” olmak üzere iki kısımdır. Tabii olanlar Adem'e secde ile emrolunmamışlardır. Unsuri olanlar anasıra mensup ruhlardır ve Adem'e secde ile emrolunmuşlardır.

İblis'in Hakikati

İblis, “Mudill” isminin tam mazharıdır.Melekler ise “Hadi” ismin tam mazharlarıdırlar. Vâhidiyyet mertebesinde bir olan “Hadi ve “Mudill” isimleri, iki zıt kuvvet olarak tezahür eder. İşte bu iki kuvvetten biri “Mudill” isminin mazharı olan İblis'tir. İblis'e bağlı bulunan ruhların hepsi insanları idlal ve iğvaya memurdurlar. İblis akl-ı küll'e tabi olmadığı için Allah Teala onu diğer kuvvetler arasından “Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın” hitabıyla kovdu.

Adem ve Havva'nın Hakikati

Vücûd insani hakikat olan “vahidiyet mertebesi”nden “Ruhlar mertebesi”ne tenezzül ettiği zaman üç marifet meydana gelir. Birisi “marifet-i nefs” (kendi zatını ve hakikatini bilmek), ikincisi “marifet-i mübdi'” (mucidini bilmek), üçüncüsü mucidine karsı ihtiyacı bilmektir. Bu marifet gayriyyeti gerektirir. Bu ruh ruh-u Muhammedi'dir, diğer ruhlar onun ruhunun cüzleridir.Bu ruh “akl-ı küll”ün suretidir ki o da Adem'in hakikatidir. Havva “nefs-i küll”ün suretidir ve akl-ı evvel'in dı'l-i eyser (sol kaburga kemiği) inden meydana gelmiştir.Bu çeşitli teayyünlerin zuhuru ve çeşit çeşit suretlerin meydana gelişi “akl-ı küll” ile “nefs-i küll”ün izdivacındandır.

5. Mertebe-i Alem-i Misal

Bu mertebede, Zât'ın hariçte bir takım latif sekil ve suretlerle zuhurudur. Bu mertebeye “misal alemi” denilmesinin sebebi, ruhlar aleminden meydana gelen her bir ferdin, cisimler aleminde kazanacağı surete benzeyen bir suretin bu alemde meydana gelmesidir. Bu suretleri hayalimizde idrak edebildiğimiz için, buna “hayal alemi” de diyebiliriz.Tasavvuf erbabı misal alemini iki kısımda mütalaa etmişlerdir:

a. İnsani olan hayali kuvvetler onun idrakinde şarttır ve rüya ve hayalde meydana çıkar. Bu idrak bazen isabet eder, bazen de hata olur.

b. İdrakte hayal kuvvetinin şart olmadığı alem: Aynada ve bazı şeylerde görünen suretler gibi.Misalin bu kısmına “misal-i mutlak” ve “hayal-i munfasıl” denir.Çünkü bunlar hayali kuvvetten ayrı olarak kendi zatıyla mevcuttur.Ruhların ceset rengiyle görünüşü bu kısımdandır. Şeyhin ruhunun müridine cismani olarak görünmesi gibi...

Misal alemi alem-i ervahın feyzini şehadet alemine ulaştıran bir vasıtadır.Ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır.Bu yüzden her iki alemin hükümleri bu alemde toplanmıştır.Ruhlara nispetle kesif, cisme nispetle latiftir.Cinler de bu alemdendir.

6. Mertebe-i Alem-i şehadet

şehadet mertebesi, Zât'ın hariçte cisim suretiyle zuhurudur.Bu suretler misal alemi suretlerinin aksine olarak bölünme, parçalanma, yanma, yaralanmaya müsaittir.Bu mertebeye “sehadet alemi” denmesi müşahedeye çok müsait olduğundandır.Bu alemde ruh sahibi olmayan hiçbir suret yoktur.Zira gerek canlı ve cansız varlıkların her birinin “vahidiyyet mertebesi”nde sabit hakikatleri vardır ve bu hakikatler onun mutasarrıfı ve ruhudur.[3]

7. Mertebe-i İnsan-ı Kamil

Bu Mertebe “mutlak vücud”un en son tecellisi ve zatını gizlemek için kıldığı en son perdedir.Cismani, nurani, Vâhidiyyet ve vahdet mertebelerini üzerinde toplayan bir mertebedir. İnsan- ı kamil bütün ilahi isimlerden ibaret olan “ilahi suret”i kabule müsait bir şekilde yaratılmıştır. ”İlâhî emanet”i taşımaya ehil olup, ilahi isim ve sıfatların hükümleri kısmen zahir olmuştur. diğer insanlarda ise bu ilahi sıfatların hükümleri kısmen zahir olur.Allah'ın şehadet aleminde tecellisi sıfatları, isimleri fiilleri iledir. İnsan-ı kamil bütün alemlerin hülasası olduğu için, onda zat, sıfatlar, isimler ve fiillerin tecellisi toplanmıştır. İnsan-ı kamil mertebesindeki kemal ve zuhur diğer mertebelerde müşahede edilemez.[4]

İnsan-ı kamilin sehdet alemindeki konumunu A. Avni Konuk söyle izah etmektedir:

“Alem-i şehadet her ne kadr, esma-i ilahiyyenin zuhur-u ahkam ve asarına müsaid ise de, tamamiyle mücella bir ayine olmadığından, suret-i ilahiyye onda kemaliyle zahir olmaz. Binaenaleyh alem-i şehadetten Adem'in halk ve zuhuru, onun cilası mesabesinde vaki oldu. İmdi alem, Adem'in vücudu ile bir mir'at-ı mücella olduğundan Hakk-ı mutlak onda suret-i ilahiyyesini kemali ile müşahede buyurur.” [5][6]

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Mahmut Yücer, "Meratibü'l Vücûd Hakkında Üç Risale", MÜSBE Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1996, s.59-63.
[2] Mahmut Erol Kılıç, “İbnü'l Arabi”, DİA, İstanbul, 1999, c.20, s.501.
[3] Selçuk Eraydın, "Tasavvuf ve Tarikatlar", FAV, İstanbul, 1994, 223-233.
[4] Mahmut Yücer, a.g.e., s.82
[5] A.Avni Konuk, "Fususu'l Hikem Tercüme ve Serhi", trc. Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın, FAV, İstanbul, 1999, c.1, s.61
[6] Fatih Yıldız, "VÜCUD MERTEBELER" (YÜKSEK LİSANS / FİNAL ÖDEVİ), T.C.
MARAMARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENST TÜSÜ, İLAHİYAT ANABİLİM DALI, TASAVVUF BİLİM DALI, HOCANIN ADI: Prof. Dr. MUSTAFA TAHRALI, İstanbul 2002, www.ibnularabi.com/ma105.pdf (alıntı)






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36861545 ziyaretçi (103034132 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.