Vehim (Evham, Kuruntu)
 

vehim, kuruntu, evham, hayal

Vehim (Evham, Kuruntu)

Hazırlayan: Akhenaton

«Her şey kesik ve kopuk, zaman tutamaz lehim;
Mazi, albümde hayal; istikbal, kalpte vehim...»
(N.F.K.) [1]

Kesinliği belli olmayan ancak gerçek olma olasılığı düşük olan düşünce ya da bilgiye "vehim" denir. Başka bir deyişle, bir bilgiye "zann" diyebilmemiz için bu bilginin gerçek olma ihtimalinin, zıddının gerçek olma ihtimalinden fazla olduğuna inanmamız gerekir. Gerçekleşme ihtimali zayıf olana ise "vehim" denir.[2] Çoğulu evhamdır.[3]

Vehim duygusunun tabiatı, genelde endişe, korku, ümitsizlik ve karamsarlıktır. Şeytanların cirit atıp rahatça oynadığı karanlık bir meydandır. Özellikle ölümden korkar, kefen, teneşir, tabut ve mezar gibi kelimelerden hoşlanmaz ve gerçeklerini görünce ürperir. Evinden, eşinden ve yavrularından ayrılıp, mezar denen çukurda yapayalnız kalacağını düşününce deli, divâne olur. Tüm bunlara maddesel sınırları aşamayan gözlerle ve kalp gafleti ile baktığı için, korkar, ürperir ve vehimlere kapılır.[4]

Şüphe, bir tür cehalettir. Çünkü cehalet, iki çelişik şeyi hiç bilmemek manasına gelebilir. Eğer olup olmama hususunda eşitlik varsa, bu, şüphedir. Ama bir taraf ağır basıyorsa, ağır basan taraf, zan olur. Hafif kalan taraf, vehim olur.[5]

Ahmet Hulûsî'ye göre "vehim" duygusu, insanda mevcut bulunan en büyük şer güçtür! Bu duygu, var olmayan ya da var olması mümkün olmayan şeyleri imkan dahilinde göstererek bilinci âdetâ esir eder! Tüm korkuların, endişelerin, sıkıntıların kökeninde "vehim" yatar. "Negatif varsayım" diye günümüz diline çevirebileceğimiz bu deyimin insan yaşamındaki yeri hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyüktür! Eğer kişi, "vehim" duygusunu kontrol altına alabilirse, yaşamı âdetâ cennet yaşamına döner... Buna karşılık insan "vehminin" esiri olursa, yaşamı artık bir cehennemdir. Var olmayanı var sandıran; var olanı da görmezlikten getiren kuvvettir "vehim". İnsan, vehim hükmü altına girmemiş bir akılla herhangi bir şey düşünüp, o şeyi yapmağa karar verirse; ve bu hususta da azimli olursa, normal şartlara göre imkânsız olan o şeyi mümkün hâle getirebilir! Ve sanki bir madde bedeni yokmuşçasına özgür bir yaşam sürebilir... Sanki cennetteymişçesine!.. İşte yeryüzünde yaratılmış olan Hz. Adem de, vehim duygusunu tatmadan yaşadığı için bulunduğu ortamı "yeryüzü cenneti" olarak tanımlanıyordu.[31]

Yine Ahmet Hulûsî'ye göre, çeşitli uyuşturucu kullananlar ile cinnî etki altında olanların halüsinasyonlarının arkasında, gerçekte sistemde var olmayan veya sistemin işleme düzeninde yer almayan; temeli olmayan fikirlerin, vehim tesiriyle oluşturduğu temelsiz, asılsız görüntüler vardır... Halüsinasyon denen bu görüntülerin dayandığı fikirlerin içinde yaşadığımız sistemin işleyiş ve düzeniyle hiç bir ilgisi yoktur.[6]

Muhyiddin-i Arabî'nin "vehm-i bir güç" olarak tanımladığı iblis, cin kavmindendir ve cinler, daima gözüktükleri suret ve kılık üzere tanınıp bilinmeyi şiddetle isterler. Bundan dolayı gözüktükleri suret ve kılıktaki cinliklerinin teşhis edilerek gerçek kimliğinin faş olup açığa çıkmasından son derece rahatsız oldukları için, kendilerini teşhis edebilecek olan kimselerden uzak dururlar. Cinlikleri deşifre olur korkusuyla bu kimselerin yanına uğramaktan bahaneler üreterek kesinlikle kaçınırlar.[7]

Abdülmalik Hilmi, şöyle der: "İnsandaki vehim ve hayalin birleşmesinden cin meydana gelir." Buna göre her insanda var olan akıl, hayal, vehim, hafıza ve idrak beş batın duyu / his içinden, her kim vehim ve hayal ile fazlaca meşgul olur da, ilmi ve akli değerlere önem vermezse, o kimse vehimlerinden ve hayalinden hâsıl olan varlıklar görür ki bu, görünenlerin cisimleri olmadığından mazharı latif olan cin'lerdir. Ve bu latif mazharı cin'lerle meşguliyet oranında, kişi akli ve ilmi değerlerden daha fazla uzaklaşıp vehim ve hayale mahkum olur. Böyle kimseler sosyal ve toplumsal ilişkilerinde son derce zayıf, içine kapanık, insani değerlerden ve makam-ı insandan uzaklaşarak cin vasfının kendilerinde galip gelmesi ile cin'leşirler. Bunlar insan kılığı ve suretinde olmalarına rağmen cin mertebesine düşerek, nefsin hevası / istekleri doğrultusunda süfli bir şekilde kulluk yaparak yaşarlar.[7]

Locke'ye göre, insan zihnine basılmış birtakım idelerin bulunduğu yanılsamasını yaratan en temel argüman, genel onay düşüncesidir. "İnsan ruhlarının ilk varlıklarında edindikleri ve kendi doğalarına bağlı herhangi bir yeti için olduğu gibi zorunlu ve gerçek olarak kendileriyle birlikte dünyaya getirdikleri değişmez izlenimlerin bulunması  gerektiği" yönündeki ideolojik (yanlış bilinç anlamında) vehim genel onayla temellendirilir. Bununla birlikte, tüm insanların üzerlerinde bir uzlaşıma vardığı birtakım genel ilkelerin bulunduğu düşüncesi, onların doğuştan geldiği şeklinde hatalı bir temellendirme için kullanılır.[8]

Vehim, bir insana, olmayan şeyi var, kötüyü iyi, çirkini güzel, güzeli çirkin, teslimiyeti sorgulama, sorgulamayı fitne olarak algılatır. Bunun çaresi yok mu? Elbette var.

  1. Ya günün birinde siz dileyeceksiniz ki; bu hem çok zor, hem de çok kolay.
  2. Ya Allah dileyecek ki; ne zaman, kim için, hangi sebepten dolayı diler....belirsiz (Allah bilir/takdir eder)
  3. Ya da "Euzûbillahimineşşeytanirracîm" demeyi bilecek ve bunu yaşayacaksınız. Yani, "Recm edilmiş şeytandan Allah'a sığınmak" bilgisinden daha öteye geçmeniz gerekecek.[9]

Vehm ve ihtimâllerin giderilmesinde en büyük karîne, dahâ önceden bilindiği gibi, zâhirî ma'nâları kabûlden, Allahü teâlâyı takdîs ve tenzîh etmektir. Her kim Allahü teâlâyı tanımakta bu ma'rifete sâhip olursa, bu ma'rifet onun rûhunda en kuvvetli bir gıdâ olur. Bu ma'rifet sâyesinde, Allahü teâlânın sıfatlarına dair her duyduğunu Ona lâyık şekilde anlar. O ma'rifet ile hiç bir şüphe kalmayacak şekilde vehimler giderilir.

Misal: Bir fakîhin kelâmında geçen (sûret) kelimesi, bir çocuğun veyâ avâmdan birinin yanında söylense, "Bu mes'elenin sûreti böyledir" veyâ "Bu hâdisenin sûreti böyledir" denilse, o çocuk veyâ meselenin ma'nâsını bilmeyen o kimseler, mesele denilen şeyin bir sûret olduğunu ve sûretin de kendi bildiği ve çevresinde gördüğü gibi, ağzı, burnu ve gözü olan bir şeyi hayâl eder. Fakat, meselenin hakîkatini ve onun husûsî olarak tertîplenmiş bilgilerden ibâret olduğunu bilen kimse, mes'elede cisimlerin şekilleri gibi, gözü, burnu, ağzı olduğunu düşünebilir mi? Hâyır. Mes'elenin cisim olmaktan ve cismin sıfatlarından münezzeh olduğunu bilmesi ona kâfîdir.

Bunun gibi, ilâhı cisim olmaktan münezzeh bilmek, (Allah, Âdemi kendi sûretinde yarattı) hadîs-i şerîfini işitenin kalbinde (sûret) kelimesinin ma'nâsını anlamasında bir karîne olur. Allahü teâlâyı cisim olmaktan münezzeh bilen bir ârif, "mes'elenin sûreti" sözündeki sûreti, cismânî sûret olarak düşünenleri hayretle karşıladığı gibi, Allahü teâlâya cismânî sûret nispet edenleri de hoş görmez.[10]

Bir Müslümanın akidesini kuvvetlendirmeye yarayan şey ona doğru, açık, ölçülü düşüncesini hiçbir ifrat ve tefrite düşmeden, ruhunu bilgi ufuklarına kapamadan, efsanevi vehimler peşinde koşmadan kendini inşa ve tespit etme fırsatını vermektir.[11] Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat inancını benimseyen kimse şüphe, vehim ve şeytanların vesveselerinden uzaktır. Çünkü bu akîdeye inanan bir kişi bu ümmetin Peygamberi'nin Ashab-ı Kiram'ın gösterdiği yol gösterdiği yol üzerinde yürür.[12]

Azîz Mahmud Hüdâyî, Cüneyd-i Ba'dâdî'nin, süluktan fayda tahsil edebilmek için sekiz flart sıraladı'ını söylemektedir. Bunlardan ilki dâima abdestli olmak, ikincisi devâm-ı halvet, üçüncüsü dâima oruçlu olmak, dördüncüsü devâm-ı sükût, beflincisi devâm-ı zikir, altıncısı ister hayr olsun, ister şer olsun devamlı olarak havâtırı (zihne gelen menfî vehim ve hayalleri) nefyetmektir.[13]

Mümin'in silahı olan "dua"nın tesirini kesen en önemli güç, yine kişinin kendisinde bulunan "vehim" ve "vesvese" kuvvesidir. Kişide, "vehim" ve "vesvese" ne derece gerilemiş ise, duası o derece keskin ve süratli bir şekilde gerçekleşir. SECDE halinde, bedendeki kan yoğun bir biçimde basa, beyne akmakta, oksijen ve diğer enerji kaynakları tarafından beyin son derece mükemmel şekilde beslenmektedir. Bu sebepten dolayı da çok güçlü dalgalar yayabilmektedir.

Ayrıca yine secde halinde yapılan kusurları itirâf fiîliyle çok güçlü bir konsantrasyon ve yönelim meydana gelmekte, bu da arzulanan şey doğrultusunda güçlü dalgalar yayılmasına vesile olmaktadır. Duayı güçlendiren ve gerçekleştiren en önemli faktör ise; dua anında, kişinin şuûrunun vehim tasarrufundan uzak kalmasıdır. Ve bu hâl de, secde yani, benlik kavramının kalktığı bir hâldir. Nitekim bu konuda bizi uyaran Peygamber Efendimiz, "şeksiz - şüphesiz, kabûl olacağından emin olunarak" dua edilmesini tavsiye etmiştir.[14]

İnançla imanın birbirinden farklı olduğunu söyleyen Alıport'a göre duyu algısı, akıl yürütme ve başkalarının inançlarıyla uyumlu olan inançlara bilgi (knowledge); bütün bu desteklerden mahrum olan inanca vehim (delusian); inançların çoğunda olduğu üzere yukarıda anılan ölçütler arasında yer alan olasılıklar üzerine temellenen inanca da iman (faith) denir. İman olasılıklar üzerine temellendiği için bütün iman ifadelerinde, zihinsel yapıda fiilen etkin olmasa bile; şüphe kuramsal olarak olasıdır. Buradan şu anlam çıkarılabilir: İman, bilgi kadar kesin olmamakla birlikte vehim gibi desteksiz de değildir. O, bazı kanıtlara sahip olmakla birlikte kesinlik ifade etmez. Ama inanan insanın iman nesnesine yönelik olarak taşıdığı derin ve sıcak duygular, imanı bireyin kendisi için bilgiden daha güçlü hale getirir. Buradan da imanın bireyselliğine geçilebilir.[15]

Tasavvufta, alem, yani Allah'tan başka her şey, vehim ve hayaldir. Âlemin var görünmesi, Allah-u teâlânın kudreti ile devamlı olup, vehim ve hayalin kalkması ile yok olmuyor. Ahiretteki sonsuz nimetler ve azaplar bunlara oluyor. Fakat, âlemin varlığı vehim ve hayaldedir. Yani dışarıda var olmayıp, vehme ve hayale var görünmektedir. Vehim ve hayalin dışında bir varlık değildir. Allah-u teâlânın kudreti, vehim olunan, hayal olan bu görünüşleri devam ettirmektedir. Var gibi göstermektedir. Hayalde bulunan bir şey, dışarıda var olan bir şeyle bitişiktir, onun içindedir denemez. Fakat, var olan, mevcut olan bir şey, hayalde olan şeyin içinde de, dışında da ve ayrı da değildir, bitişik de değildir.[16]

Tüm varlıklar, İslam alimlerinin ifadesiyle "his ve vehim" mertebesinde, yani birer algı olarak yaratılmıştır. Allah insana Kendi ruhundan üflediği için, insan bu algıların bir kısmını algılar ve bunlara "dünya, evren, madde, cisim" gibi isimler verir. Bu isimleri de zaten insana Allah öğretmiştir. Allah'ın yaratmış olduğu bu algıların hepsi, O'na kayıtsız şartsız boyun eğmiştir ve O'nun dilemesiyle hareket eder. Yaratılmış varlıkların Allah'tan bağımsız bir varlığı yoktur. Ancak Allah gerçektir, diğer her şey O'nun vehim mertebesinde yarattığı hayallerdir.[17]

İslam tarihinin en büyük alimlerinden biri olarak kabul edilen İmam Rabbani, Mektubat adlı eserinde bunu şöyle açıklamıştır:

«Var olan Allah idi, onunla bir şey yoktu. Vakta ki, saklı kemalatının zuhura gelmesini murad etti (açığa çıkmasını istedi); isimlerinden her birine bir mazhar (görünme yeri) talep etti. Ta ki, o mazhara, kemalatını tecelli ettire. Onun vücud mazhariyetini ve tevabiini ise, ademden (yokluktan) başka bir şey kabul etmedi. Çünkü... vücudun (varlığın) mukabili ve mübayini (tersi), yalnız ademdir (yokluktur). Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, Sübhan Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk) aleminde isimlerden her bir isim için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve onu, his ve vehim mertebesinde yarattı. Hem de dilediği vakitte ve istediği şekilde... Alemin sübutu (sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç mertebede değildir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce Vacib Zat'ın (Allah'ın) zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya... » [18][17]

"Bütün insânlar, (bu âlemde) uykudadırlar; ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar." meâlindeki meşhûr bir hâdisten yararlanan İbn-i Arabî, şu mütâlâada bulunmaktadır:

«Âlem bir vehim'den ibârettir; onun gerçek bir varlı ı yoktur. Bu ise "hayâl" ile kastedilen eydir. Yâni sen hayâlinde zannetin ki bu âlem kendi ba ına buyruk, kendi kendine olu mu bir gerçektir; mutlak Gerçek'den (Hakk'dan) hâriç bir varlıktır. Hâlbuki hiç de böyle değildir. [19]… Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk etti in her bir ey ve "bu ben de ilim" dedi in her bir nesne de bir hayâldir. u hâlde bütün varlık âlemi de hayâl içinde hayâldir.» [20][21]

İslam filozoflarının ekserisine göre, nefsin, dış ve gizli kuvvetleri olmak üzere iki kuvveti bulunmaktadır. Dış kuvvetler, beş duyu dediğimiz dokunma, tatma, koklama, işitme ve görme gibi duyulurları algılayıcı kuvvetlerdir. Bu kuvvetlerin rüya ile doğrudan bir bağlantısı bulunmamaktadır. Nefsin iç kuvvetleri ise, ortak duyum (hiss-i müşterek), hayal, mutasarrıfa, vehim ve hâfıza olup, rüya ile doğrudan alâkası olan kuvvetlerdir.

Aklın tasdik ettiği bazı şeylerde akıl ile çelişen kuvvettir. Mesela, bir ölü ile gece başbaşa kalan bir kimseyi, akıl değil vehim korkutur. Bu anlamda hafıza, vehmin idrak ettiği sûretleri koruyan kuvvettir. Nasıl ki hayal ortak duyumdaki sûretleri koruyor ise, hâfıza da vehimde oluşan sûretleri depo edip korur.[22]

Vehim gücü, mütehayyiledeki algıları çerçevesinde iyiyi ve kötüyü yararlı ve zararlıyı bilebilir. Hafıza gücünü "vehmin idrak ettiği şeylerin toplandığı yer" olarak tanımlayan Farabî'ye göre bu güç, bir nevi bilgilerin saklandığı bir depodur. Hafıza gücünün bir görevi de sakladığı bu bilgileri düşünme gücü olan akıl istediğinde ona sunmasıdır. Bilgi edinme sürecinde duyulardan sonra devreye akıllar girer. Akıl, duyulardan elde edilen bilgi verilerini işleme tâbi tutan en yetkin güçtür.[23]

Mesnevî'de geçen bir hikayede, Mevlânâ, bir çoban ile Hz. Musa arasında geçen bir konuşmayla iki farklı Yaratıcı anlayışını anlatır. Çoban kendi inancına göre bir Tanrı tasavvuru dile getirmekte, Hz. Musa ise buna tepki gösterir. Ardından Tanrı Hz. Musa'nın davranışını onaylamadığını bildirir. Hikaye özünde pek çok konuyu içerir: Bunlardan birisi, İbnü'l-Arabî'nin Nuh fassında ayrıntısıyla işlediği akıl ve vehim güçleri arasındaki ilişkidir. Akıl, daha önce temas ettiğimiz gibi, Tanrı'yı ancak selbi olarak tanımlayabilir ve bu yönüyle aklın Tanrı hakkındaki yargıları "tenzih" diye isimlendirilir. Sıradan insanın temsilcisi olan çoban ise, hikayede Nuh'un kavmi gibi vehim gücünü temsil eder. İbnü'l-Arabî, Nuh kavminin vehim gücünün etkisinde Tanrı'yı tasavvur etmek istediklerini dile getirirken Mevlânâ'nın çobana izafe ettiği fiili dile getirmiş olmaktadır. Bu örnekteki çatışma da, Nuh ile kavmi arasındaki gibi, çoban ile Musa arasında, başka bir anlatımla insanın iki gücü, akıl ve vehim güçleri arasındaki çatışmadır.[24]

İbnü'l-Arabî, insanın iki melekesiyle Yaratıcı hakkında hüküm verdiğini belirtir ve bunları ayrı ayrı ele alır. Akıl ayrıştırarak eşyayı sınıflar. Bu noktada onun akıl eleştirisi tasavvuf tarihinde bilinegelen akıl eleştirisinin bir yandan devamı, öte yandan kazandığı epistemolojik içerik ve boyutuyla geleneksel eleştiriyi sistematik bir yapıya dönüştüren kapsamlı ve ayrıntılı bir tahlildir. Bu eleştiri, bir yandan aklın metafizik imkanlarıyla ilgili filozoflara yönelik iken, öte yandan, sorun insanın iki temel melekesi arasındaki bir ilişkinin ele alınmasıdır: Sürekli ayrıştıran ve soyutlayan akıl ile somutlaştıran vehim gücü. İbnü'l-Arabî, iki güç arasındaki çatışmayı güçler açısından ele aldığı gibi, bazen iki gücün temsilcisi olarak gördüğü peygamber ve ümmeti arasındaki çatışmada temessül edişini ele alır. Onun bu noktadaki görüşleri, Yaratıcı'nın en yetkin tecelligahları olan peygamberlerdeki "kelime"leri tahlil ettiği Fusûsu'l-Hikem'de tezahür eder. Vehim, sürekli nesneleri somutlaştırmak ve teşbih etme özelliğindeki gücümüzdür. Akıl, soyutlama yapmak ve böylelikle farklılıkları ortaya koyar. Yaratıcı söz konusu olduğunda, Yaratıcı'nın girebileceği herhangi bir kategori olmayacağı için aklın Yaratıcı hakkında verebileceği nihai hüküm, "selb", yani olumsuzlamadan ibarettir. Buna karşın vehim gücü, Yaratıcı'yı da somutlaştırmak ve onu bir "şey" olarak ispat eğilimindedir. İbnü'l-Arabî'ye göre aklı temsil eden Nuh peygamber ile vehmi temsil eden Nuh'un kavmi arasındaki çatışma, bu iki güç arasındaki mâhiyet farkından kaynaklanan bir çatışmadan başka bir şey değildir.[24]

Oysa Allah, vehim his ve hayalden uzaktır. O'nun şekli sureti benzeri yardımcısı yaveri veziri ve yol göstereni yoktur. O, benzersiz ve sonsuzdur. Yönler, O'nu kuşatamaz. Haller O'nu değiştiremez.[25] Allah, aklın, düşüncenin, tasavvur etmenin ve tüm vehimlerin çok ötesindedir ve bütün tasavvurlardan münezzehtir.[26]

İbn-i Sina, "el-Mebde' ve'l-me‘âd" adlı eserinde şöyle der:

«Gelecek olayların (el-kâinât) bilgisinin sebebine gelince o, insan nefsinin, unsurlar âleminde meydana gelen şeyleri bilen (…) semavî cisimlerin nefsleriyle olan ilişkisidir. (…) Büyük çoğunlukla bu [insan] nefsleri onlarla [yani semavî feleklerin nefsleriyle] tam olarak aralarındaki bir köken benzerliği (mücânese) sebebiyle ilişkiye geçerler. Bu köken benzerliği bunların [yani insan nefslerinin] ilgilerine yakın olan [göklerdeki] şeydir (el-ma‘nâ). Dolayısıyla [insan nefsleri tarafından] orada [yani göklerde] bulunan şeylere dair görünenlerin çoğu, [insan] nefslerinin kendi bedenlerinin halleri veya bu bedenlere yakın olan bir kimsenin hallerine benzemektedir. Ve her ne kadar [insan nefslerinin semavî nefslerle] ilişkisi küllî olsa da bunlar, onlardan aldıkları etkinin çoğunu, sadece [kendi] ilgilerine yakın kısımdan almaktadırlar. Bu ilişki vehim ve hayal-oluşturucu (el-hayâl) tarafından (min cihe) ve onların kullanılmasıyla gerçekleşmekte ve cüz'î şeylerle ilgilenmektedir. Akıl aracılığıyla kurulan ilişkiye gelince o farklı bir şeydir ve burada bizim konumuz değildir.» [32][27]

İbn Sînâ açısından hayal-oluşturucu gücün, hayvanî nefse ait beş iç duyudan birisi olduğunu belirtmek önemlidir. Diğer dört iç duyu ise şunlardır: Ortak duyu (el-hissü'l-müşterek), suret-taşıyıcı güç (el-musavvire) veya hayal gücü (el-hayâl), vehim (el-vehm), hafıza (el-hâfıza) veya hatırlama (el-müzekkire). Bütün bunlar maddî güçlerdir ve yukarıdaki sıralama doğrultusunda beyinde önden arkaya doğru yerleşmişlerdir. Hayvanî nefs de tıpkı nebatî nefs gibi ölümlüdür ve bedenin ölümüyle birlikte o da hayatiyetini kaybetmektedir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerle birlikte nebatî nefse sahip iken, hayvanî nefse sahip olma konusunda sadece hayvanlarla ortaktırlar. Sadece özel olarak insanlara ait bir özellik durumundaki gayri maddî bir cevher durumundaki aklî nefs ölümsüzdür.[28][27]

İmam- Rabbani'ye göre car olmayıp, var görünen. Nokta-i Cevvâle'den (Dönen nokta) meydana gelen dairenin varlığı, Vehm mertebesindedir. Yani, bir ipin ucuna bir taş bağlayıp, öteki ucundan tutup, elimiz etrafında çevirirsek, dönen taş, karşıdan daire şeklinde görünür. Dönen taş Nokta-i Cevvâle'dir. Görünen daire Vehmde vardır. Aslında daire yoktur, yalnız bir görünüştür. Allah'u Teâlâ bütün mahlûkları bu mertebede yarattı. Fakat görünüşlerini devam ettirmektedir. Böylece var olmaları görünüş değil, doğrudur. Mertebe-i Vehmden kurtulup, Nefs-i emrî olmuşlardır. Yani yalnız geçici bir görünüş olmayıp, kalıcı bir varlık olmuşlardır. Vehm mertebesi şaşılacak bir varlıktır. Nefs-i emr (Hakikat, gerçek) mertebesindeki varlığa benzemez. Onunla ilgisi ilişiği yoktur. Nokta-i Cevvâle Nefs-i emr mertebesinde yani gerçekten vardır. Bundan hâsıl olan daire ise mertebe-i Vehmdedir, gerçek olarak yoktur.[29]

Bursevî, keşif ve ilham yolu ile sahih olan bir şeyin nakil yoluyla gelenden daha güvenilir olacağı kanaatindedir. Ona göre, "keşif halinde vehim ve hayal olmaz. Onda tam bir kesinlik ve hakka'l-yakîn hali vardır." Çünkü, huffâz sened ile naklederler, keşif ehli ise bizzat Hz. Peygamber'in ağzından alıp söylerler. Bir nesnenin senedinin bilinmesinden gerçekte o şeyin sabit olmaması gerekmez. Belki keşif sahih olunca esah olur. Çünkü keşifte vehim ve hayal olmaz.[30]

Hadis ıstılahı olarak "vehim", metâin-i aşeradan yani ravinin cerhine sebep teşkil eden hususlardan biridir ve ravinin rivayetinde yanılmasından ibarettir. Zabt vasfıyle ilgilidir.

Ravinin rivayetinde vehmi, mürsel veya munkatı olan bir Hadîsi vasletnıek gibi isnadda veya bir Hadîsi diğerine katarak karıştırmak şeklinde metinde olur. Mevsul bir Hadîsi mürsel, mevkufu merfü rivayet etmek yahut sika bir ravi yerine zayıf birinin ismini söylemek ve buna benzer şekillerde yazılmak da vehimdir.

Hadisin isnadında meydana gelen vehim sonucu yapılan hata bazen hem isnada hem de metne birlikte zarar verir ve her ikisini de ma'lul hale getirir. Söz gelişi muttasıl bir Hadîs mürsel olarak rivayet edilir. Aynı şekilde muttasıl bir isnadla gelen herhangi bir Hadîs ondan daha sağlam ancak munkatı olan bir diğer isnadla rivayet edilir. Bu takdirde düşülen vehim sonucu meydana gelen hata yüzünden sened ve metin de sayıf duruma düşer.

Bir ravinin rivayetinde vehme düştüğü bazı karinelerle anlaşılırsa o rivayet sahih olmaktan çıkar. Bununla birlikte kaydetmek gerekir ki vehim sadece zayıf ravilerde görülmez. Bazen sika ravilerin bile vehmettikleri olağandır. Ravinin Hadisi rivayetinde vehme düşüp düşmediğini anlamanın en kestirme yolu o Hadîsin isnatlarının ve metin farklarının gözden geçirilmesidir. Bu, kısaca Hadîsin bütün tarîklarını bir araya toplayıp gözden geçirmekten ibarettir.

Her ne kadar vehim rivayette hata yapmak olsa da kadhi gerektiren ağır bir sebep değildir. Bir ravinin vehme düşerek rivayet ettiği Hadîse genelde ma'lul veya mu'allel tabir edilir.[3]

Kaynaklar

[1] www.siirdefteri.com/?sayfa=siir&siir_id=6416
[2] www.toplumdusmani.net/modules/dictionary/detail.php?id=3315
[3] hadis.ihya.org/hadis-sozlugu/vehim.html
[4] www.smashwords.com/books/download/27817/1/latest/0/0/kur-andan-bir-nur-fatiha-suresi.pdf
[5] Prof. Dr. Hüseyin Atay, "Müslümanlarda Şüphecilik", dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/773/9851.pdf
[6] download.ahmedhulusi.org/download/pdf/sisteminseslenisi1-gormek.pdf
[7] www.hakikatbilgisi.com/ns/cin.html
[8] Araştırma Görevlisi Tayfun Torun (Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi), "John Locke'nin Doğuştancılık Eleştirisi", www20.uludag.edu.tr/~kaygi/dergi/articles/9_175-183.pdf
[9] kod661.blogspot.com/2009/09/nefs-seytan-vehim.html
[10] kuranadavet.blogcu.com/etiket/vehim
[11] www.hakyoluislam.com/index.php?topic=8360.0
[12] "Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaat İtikadı", islam-file.com/ra1000.4shared.com/islam kitabxanasi/TURK/pdf/Ehli Sunnetin Itikadi.pdf
[13] Dr. Rıfat Okudan (Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi), "Azîz Mahmud Hüdâyî Kuddise Sırruhû'nun Tarîkatnâme-i Türkî Adlı Eserine Göre Tarikat Edebleri", www.uskudar-bld.gov.tr/portal/doc/sempozyum/sempozyum3/Teblig 15.pdf
[14] www.xdosyalar.com/html/duasekl.asp
[15] Doç. Dr. Hasan Kayıkuk (Çukurova Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi), "Psikolojik Açıdan İnanç, İman ve Şüphe", AÜİFD, XLVI (2005), sayı I, s. 133-155.
[16] www.dinibilgiler.eu/mediapool/79/796795/data/Dini_Bilgiler/MUHYiDDiN-i_ARABi.pdf
[17] www.harunyahya.org/bilim/kuledeki_kucuk_adam/kuledekikucukadam4.html
[18] İmam-ı Rabbani, "Mektubat-ı Rabbani", 470, Mektup, çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile yayınevi, 1983, s. 517-18
[19] Muhyiddin-i Arabi, "Fusûs ül-Hikem", s.117/103/143/II-245.
[20] Muhyiddin-i Arabi, a.g.e., s. 119/104/145/II-250.
[21] Toshihoko Izutsu, "İbn Arabi'nin Füsûs'undaki Anahtar Kavramlar", çev. Ahmet Yüksel Özemre, İstanbul 1997.
[22] Doç. Dr. İsmail Erdoğan, "İslam Filozoflarının Rüyanın Mahiyeti Hakkındaki Görüşleri Üzerine Bir İnceleme", www.filozof.net/Turkce/astroloji/ruya-tabirleri.html?start=12
[23] Arife Süngü, "İbn Haldûn'un Eğitim Felsefesi" (yüksek lisans tezi), Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri, Isparta 2009.
[24] www.ibnularabi.com/ma002.pdf
[25] www.islamseli.com/akaid-fikih-kelam/67337-yuce-allaha-ait-sifatlarin-hakikati.html?langid=1
[26] dosyalar.semazen.net/MESNEVI-I_SERIF_6.cilt.pdf
[27] Prof. Dr. Dimitri Gutas (Yale Üniversitesi, ABD), "İbn Sînâ Felsefesinde Hayal-Oluşturucu Güç (el-Mütehayyile) ve Aşkın Bilgi", Çev. Dr. M. Cüneyt Kaya, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi 35 (2008/2), s.159-174.
[28] İç duyulara dair daha ayrıntılı bir tartışma için bk. Gutas, "Intellect without Limits", Bölüm II.
[29] www.hizirbey.com/Tasavvuf_dersleri/t7.pdf
[30] Dr. İsmail Güleç, "İsmail Hakkı Bursevî'nin Rûhü'l-Mesnevî'sinde geçen hadisler üzerine bir değerlendirme", Mevlana Araştırmaları Dergisi:The Journal of Rumi Studies, I/1 (Mayıs 2007), s.121-14, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/738/9420.pdf
[31] Ahmet Hulûsî, "İslam'ın Temel Esasları", www.scribd.com/doc/11486621/slamn-Temel-Esaslar
[32] İbn Sînâ, "el-Mebde' ve'l-me‘âd" (nşr. A. Nûrânî), Tahran 1363/1984, s. 117. krş. Bu pasajın İngilizce tercümesi: Michot, La destinée de l'homme, s. 121, dn. 70






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36667030 ziyaretçi (102693120 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.