Yahudilik'te Ölüm ve Ölüm Gelenekleri
 

Judaism and Funeral

Yahudilik'te Ölüm ve Ölüm Gelenekleri

Kategori: İlahiyat / Dinler Tarihi / Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet

Yahudilik, çağımızda da geçerli olan üç büyük dinin en eskisi ve en önemlisidir. Çünkü Hıristiyanlık ve Müslümanlık, onun attığı temeller üstünde kurulmuş ve onun bir uzantısı olmuştur. [1] Bundan ötürüdür ki, bir sonraki din bir öncekini tanımış ve kabul etmiş, ama aynı tanrının buyruğuyla kendisine uyulması gerektiğini ve artık bozulmuş olan eski dine bağlı kalınmamasını istemiştir. Önceki din ise kendinden sonrakini tanımamış ve sahte saymıştır.[2]

İlk bakışta biraz şaşırtıcı ve genel kurala aykırı gelebilir; ama tek tanrılı üç büyük dinin ilki olan Yahudilik, kurucusu Musa Peygamber zamanında yalnızca bu dünyayla ilgilenen, Kavmin dünyasal işlerini düzene sokmaya çalışan, cennet tatlarından, cehennem cezalarından hiç söz etmeyen, deyim yerindeyse dünyasal bir din niteliğindedir. Bu dinin gerçek bir dine dönüşüp, her şeyi öteki dünyaya bağlaması, çok daha sonraları gerçekleşmiştir. Ancak Musa Peygamberin Mısır'dan bir köle ayaklanmasına önderlik ederek koptuğunu düşünürsek Eski Mısır'ın inançlarını da beraberinde Yahudiliğe taşıdığını varsayabiliriz.

Yahudilikte ölümün sebebi ilk günahta aranır. Çünkü bundan önce insan ölümsüzdü. [3] Tevrat'ın ilk bölümü olan Tekvin'in 2. babının 16. ve 17. ayetlerinde şöyle denir:

"Ya Rab Allah, Adama (Adem'e) emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye. Fakat, iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü, ondan yediğin günde mutlaka ölürsün."

Tevrat'ın Tesniye bölümünün 30. babının 15. ayetinde, Yehova, Yahudi toplumuna şöyle seslenir.

"Bak bugün senin önüne, hayatla iyiliği ve ölümle kötülüğü koydum."

Bunu izleyen ayetlerde de, Tanrıyı sevip O'nun yolundan yürümenin ve O'nun koyduğu kurallara uymanın olabildiğince yaşamaya, tersine davranmanınsa "ölüm"e yol açacağı anlatılır. Demek ki, "günah" Adem'den sonra da Tevrat'a göre ölüm nedeni olarak görülmektedir. Hezekiel bölümünün 18. babının 30. 31. 32. ayetlerinde şöyle denmektedir.

"Bundan dolayı ey İsrail Evi, size herkese kendi yollarına göre hükmedeceğim. Rab Yehova'nın sözü: Dönün ve kendinizi bütün günahlardan döndürün ve kötülük size helak (ölüm) getirmesin. İşlemiş olduğunuz günahların hepsini üzerinizden atın. Ve kendinize yeni yürek, yeni ruh sağlayın. Niçin ölesiniz ey İsrail Evi? Çünkü ölenin ölümünden ben hoşnutluk duymuyorum. Öyleyse (günahtan) dönün de yaşayın."

Yahudilikte ölüler insanüstü bir güç ve bilgi edinirler, ruhlar (elohimler) haline gelirler.Eski İbrani inançlarında da "ölüler" elohimler (ruhlar) haline gelirler ve insanüstü bir güce erişirler, her şeyi bilirler, ölmekle tüm bilgiye ulaşmışlardır.Yahudilikte, ölülere yüklenen bu kutsallık günlük hayat içerisinde birçok pratiklere yansır:

"Mezarlık anahtarları, zor doğumları kolay kılar. Mezar taşlarının üzerindeki donmuş çiğ damlaları bayılma hastalığına tutulmuş bir çocuğu iyileştirir. Ağır hasta olan bir çocuğun yaşayıp yaşayamayacağı 24 saat boyunca burada yatırıldıktan sonra anlaşılır."

Yahudilikte ölüye yüklenen bu kutsallık yanında ölü ve ölüm tabu sayılır. Ona dokunulmaz. Bir ölüm olduğunda nasıl davranılacağını Tevrat şu şekilde açıklamaktadır:

"Herhangi bir insan ölüsüne dokunan yedi gün murdar olacaktır; üçüncü günde ve yedinci günde kendisini onunla tathir edecek ve tahir olacak; fakat üçüncü günde ve yedinci günde kendisini tathir etmezse, tahir olmayacak. Bir ölüye, her hangi bir insan cesedine dokunan ve kendisini tathir etmeyen adam Rabbin meskenini murdar eder; ve o can İsrail'den atılacaktır; murdarlık suyu onun üzerine serpilmediği için murdar olacaktır; onun murdarlığı daha kendisindedir.

Şeriat şudur: Çadırda bir adam öldüğü zaman, çadıra giren her adam ve çadırda olan herkes yedi gün murdar olacaktır. Ve üzerinde örtüsü bağlı olmayan her açık kap murdar olacaktır. Ve kırda kılıçla öldürülmüş olana, yahut bir ölüye, yahut insan kemiğine, yahut kabre kim dokunursa yedi gün murdar olacak. Ve murdar adam için, yanmış saç takdimesi külünden alacaklar; ve onun üzerine bir kaba akar su konulacak; ve tahir bir adam zufa otunu alıp suya batıracak ve çadır üzerine ve bütün kaplar üzerine ve orada olan adamlar üzerine ve kemiğe, yahut öldürülmüş adama, yahut ölüye, yahut kabre dokunanın üzerine serperek; ve tahir adam murdar adam üzerine üçüncü günde ve yedinci günde serpecek; ve yedinci günde onu tathir edecek; ve esvabını yıkıyacak ve suda yıkanacak ve akşamleyin tahir olacaktır. Fakat murdar olup kendisini tathir etmeyen adam cümhurun arasından atılacaktır, çünkü Rabbin makdisini murdar etmiştir; onun üzerine murdarlık suyu serpilmemiştir; murdardır. Ve bu onlara ebedi kanun olacaktır; ve murdarlık suyu serpen adam esvabını yıkayacak; ve murdarlık suyuna dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdar adamın dokunduğu her şey murdar olacaktır; ve ona dokunan adam akşama kadar murdar olacaktır."

Yahudilikte ölen kişi "şeol" denen başka bir dünyaya gider. Ruhu ise mezarda kalır. Tevrat'a göre ölüm ruh anlamına gelen soluğun alınmasıyla meydana gelir:

"Yüzünü gizlersin, onlar şaşırırlar: Soluklarını alırsın ölürler, ve topraklarına dönerler."

Yahudilikte cenaze gömüldükten sonra matemli kimse yedi gün evde kalıp taziyeleri kabul eder.

Kaynak: www.msxlabs.org/forum/din-ilahiyat/25729-yahudilikte-olum-ve-olum-gelenekleri.html

Gizliilimler.tr.gg Admin Yorumları

[1] Esasen Hıristiyanlık, kökeni Yahudilik olmasına ve Hz.İsa'nın, YASA için "Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim." sözlerine RAĞMEN, ilk kilise / kilise babaları döneminde bu dine bir TRUVA ATI gibi giren bir Yahudi bilgini olan Pavlus'la TAHRİF EDİLMİŞ; İsa Mesih'in 3 yıllık öğretisinde adından bile söz etmediği bir "Lütuf Teorisi", kendisinden sonra YASA'nın yerini almış, böylelikle Yahudilikle paralel bir öğreti veyâ Mevcut Yahudiliğin devamı niteliğindeyken İSA'NIN ANLATTIKLARINDAN ÇOK FARKLI bir Hıristiyanlık inancı ortaya çıkmıştır. Bu garabeti Pavlos'un mektupları ve diğer İncil yazarlarının karşılaştırmasıyla bugünki İncil'lerde bile görmek mümkündür. Örneğin İsa'nın kardeşi (aynı anneden) Yakup'un mektuplarında Yasa, sımsıkı savunulurken; Pavlos'un Hıristiyanlığa soktuğu bu tezatlı öğretiyle büyük ölçüde farklılıklar gösterir.

Aynı şekilde Allah'ın KULU ve RESULÜ olan ve kendisine "İYİ" diye hitap edildiğinde kızarak; "Neden bana iyi diyorsun? İyi olan sadece Tanrı'dır." diyerek Tanrı ile kendisi hakkında KESİN BİR ÇİZGİ koyan İsa Mesih, İznik Konsülünden sonra Eski Yunan'ın ve Grek kültürünün İNSAN-TANRI kavramından etkilenerek Tanrılaştırılmış ve ortaya İsa Mesih'in öğretilerinden çok farklı bir din çıkmıştır.

[2] Aslında bu konu, günümüze kadar gelen 3 semâvî din arasındaki sürtüşmenin temel sebebidir. Bir Hıristiyan, kendinden önceki din olan Yahudiliğin Kutsal Kitabı'nı ya da peygamberlerini kabul ederken, kendisinden önce gelen Yahudilik ve bu dinin mensupları, Hıristiyanları kabul etmez. Doğal olan budur ve bu bir tezat değildir. Çünkü dinlerarası diyalog ya da diğer bir dine saygı, başka bir deyişle ilk dinin varlığını (Kutsal kitaplarını ve peygamberlerini) kabul eden bir dinin mensubu olan bir kişinin evvelki dinin mensuplarından talep edebileceği saygı, kendi inandığı peygambere karşısındakinin de inanmasını istemek ve "Ben, senin Tevrat ve Zebur'una, inandığın peygamberine inabıyorum. O halde sen de benim inandığım peygamber'e inan; O'nu PEYGAMBER OLARAK KABUL ET'" demesi değildir. Çünkü saygı, "dikte" değildir. Çünkü bir Yahudi, Hz.İsa'yı bir peygamber ya da beklenen Mesih, ya da günümüz Hıristiyanlarının inandığı gibi bir tanrı olarak inanıp kabul etmesi düşünülemez. Çünkü Hz.İsa'yı bir peygamber (ya da Tanrı) olarak kabul eden bir Yahudi, zaten bu durumda Yahudiliği terk etmiş, Hıristiyanlığı seçmiş demek olurdu. Bu ise saygı değil, karşısındaki insana sadece inancını BENİMSETME DİKTE'si olur.

Aynı şeyi biz Müslümanlar için söylemek de mümkündür. Yani Hıristiyanlara ve Yahudilere; "Biz, size gönderilen Tevrat, Zebur ve İncil'in varlıpını kabule diyor, biz de sizin gibi inandığınız peygamberler'i Allah'ın bir elçisi olarak kabul ediyoruz. O halde siz de Hz.Muhammed'in Allah'ın peygamberi ve elçisi olduğuna inanın ki, inancımıza saygı gösterin." demesi gibi bir anlayış düşünülemez. Çünkü bunun adı, karşıki dinin mensubundan saygı göstermek değil, O'nun kendi dinine geçmesini istemektir. Çünkü Yahudiler ve Hıristiyanlar, Hz. Muhammed'in Allah'ın gönderdiği bir peygamber olduğunu kabul etseler, zaten bu dini KABUL ETMİŞ olacaklardı...

Bekleyebileceğimiz saygı ise, Peygamberim'ize inanmasalar dâhi, herhangi biri gibi değil; O'ndan söz ederken "Hazret-i" kelimesini kullanmasalar bile İSLAM'IN PEYGAMBERİ / MÜSLÜMANLARIN İNANDIĞI PEYGAMBER olarak söylemeleridir. Bundan fazlasını onlardan beklemeye hakkımız yoktur...

[3] Bugün bir çok misyoner'in dini bilgiler bakımından zayıf gençlerimizi "İnsan, günahlıdır. Tanrı'dan Ayrı düşmüştür. Çünkü günah'ın karşılığı ölümdür." diyerek İLK GÜNAH teranesiyle aldatmasına hayıflanmak yerine onlara bu üç semavi dinin kavramlara bakışı hakkında bilgi vermenin görevimiz olduğunu düşünüyorum. Günümüz Müslümanların belki de en büyük tenakuzu, İslam'ı kendimiz yaşamadan ve öğrenmeden kendi tanıdıklarımızın, çocuklarımızın, bazen de dostlarımızın HUZURU ARAMAK ADINA diğer dinlere sarılmasına Kuran İslam'ı yerine "Atalar dini" İslam'ı onlara anlatmanın ya da onları inanç noktasında tahakküm altına almaya çalışmanın kimseye hiç bir faydası yoktur. Önce bir öz eleştiri yapıp "Ben, inancımı hakkıyla yaşayamıyorum. Bari bir kişinin İslam'a girmesine vesile olayım da Allah beni affeder." mantığı yerine İslam'ı ve Mantık ilmini, en ince noktasına kadar araştırıp öğrenmeli ve bu öğrendiklerimizi YAŞAMALI'yız ki ondan sonra başkalarının inançları hakkında konuşabilme hakkımız olsun... Çünkü en büyük tebliğ, lafla-sözle yapılanı değil; İslam'ı yaşayarak ve İslam'ın YAŞAYAN, DİRİ BİR ÖRNEĞİ olarak yapacağımız tebliğdir...

2. Adım, gençlerimize, dostlarımıza, evlatlarımıza  Misyonerlerin bu tuzaklarını anlatmak ve bu tuzaklara düşmemeleri için onları BİLİNÇLENDİRMEK'tir. Örneğin;

Bir çok misyoner'in silahlarından biri de İncil'i, dolayısıyla da mevcut Hıristiyanlığı Kuran'ın desteklediği, Kuranda İncil'in değiştiğine dair tek bir kanıt olmadığı teranesidir. Hatta öyleleri vardır ki, kendinden emin bir şekilde; "Kardeşim. Bak senin inandığın kitap bile; 'Tevrat ve İncil değişmemiş.' diyor. Göster bana değiştiğini gösteren en küçük kanıt, ben de Müslüman olayım..." derler. Böyle gösterişli laflar eden o insanlara şunu sorun:

"Ama benim inandığım Kuran'da bir de Tevrat'ın Hz. Musa'ya, İncil'in Hz. İsa'ya verildiği yazıyor. Peki sizin elinizdeki kitap, Hz.Musaya / Hz. İsa'ya verilen kitap mı?"


Sizce cevap verebilecek mi? Hz.İsa zamanında İncil diyebir kitap olmadığını, günümüzdeki İncillerin O'nun havarileri, hatta kendisini hiç görmemiş kimseler tarafından yazıldığına inanan o insan; Kuran-ı Kerim'in desteklediği o İncil'in bu kimseler tarafından kaleme alınan değil; sadece Hz.İsa'ya verilen İncil'i, Hz.Musa'ya verilen Tevrat'ı desteklediğini söylüyorken ve siz de bunu bilirken, evlatlarınızı onların bu gibi tuzaklarına karşı BİLİNÇLENDİRİRKEN size, çocuklarınıza ve çevrenizdekilere bir daha yaklaşabilecekmi?!!

Dönelim konumuza. Hıristiyanlığın "Orjinal Günah" kavramından bahsetmiştik. Orjinal Günah demek, Yaratıcı'nın adaletsizliği demektir. Yani; "Senin işlediğin bir suçun kefaretini senin oğlun, kızın ya da onların soyu da çeker." gibi mantıksız bir düşüncedir. Bir çok Hıristiyan teolog, "İlk günah sorunu"na kanser gibi bir hastalık örneğiyle yaklaşır. Yani siz, kanser oldunuz, ya da AIDS hastası... Bu durumda sizin doğacak çocuğunuza da bu hastalık sirayet edecek ve bu hastalık ona da bulaşacaktır. Buraya kadar dıştan çok mantıklı, doğal bir süreç gibi gelebilir. Yani, Hıristiyan inancına göre; İnsan, Tanrı benzerliğinde ve Tanrı gibi yaratılmıştı. Ölümsüzdür. Ne zaman Adem'le Havva, yasak ağacın meyvesinden yediler ve Tanrı'ya karşı deldiler. İlk günah doğdu. Yani ilk günah, yeryüzüne girdi. İlk günahla beraber, ölüm de yeryüzüne indi. Çünkü günah'ın sonu ise ölümdür... Bu yüzden artık insanlar, Bu AIDS benzeri "Günah" denen hastalık / mikrop yüzünden ölümsüz değil, yaklaşık 60-70 yıl ömürleri olan FANİ'ler haline geldi. Yani atalarımızın işlediği bir suç yüzünden biz de LANETLENDİK...

İslam'ın bu konudaki görüşü ise açıktır ve Adildir. Kimse, bir başkasının günahı yüzünden yargılanamaz. Kimse, işlemediği bir suçun cezasını çekemez... Dünyasal kurallarda belki bunun tersi olabilir. Ama ilâhî kurallarda bunun tersi vdüşünülemez. Çünkü bunun tersini düşünmek, Yaratıcı'Yı ADALETSİZLİKLE suçlamak demektir. Kişi, doğduğunda GÜNAHSIZ olarak doğar ve hayat denen uzun soluklu bir imtihana göre Kıyamet günü "Yaptığı zerre kadar bir iyilik ya da kötülüğün mükafatını / cezasını" görür. İşte bu, sonsuz ve gerçek adalet anlayışıdır...

www.gizliilimler.tr.gg Admin.
4 Haziran 2009, Perşembe.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36665160 ziyaretçi (102689651 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.