Yahya Kemal Beyatlı
 

Yahya Kemal

Yahya Kemal Beyatlı

Hazırlayan: Akhenaton

Hayatı

«Yâ Rab ne müsâvâtı ne hürriyeti ver
Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Yâ Rab bana bir ses yaratan kudreti ver»
(Yahya Kemal) [1]

Yahya Kemal Beyatlı, 20. yüzyıl Türk Edebiyatının şâir ve yazarlarındandır.[2][3] 2 Aralık 1884'te [4] eskiden Osmanlı Devleti, bugünse Makedonya sınırları içerisinde bulunan [5] Üsküp'te doğdu.[2][3] Asıl ismi, Ahmed Agah'tır. Babası, Üsküp Belediye Reislerinden Niş'li İbrahim Naci Bey, [4] annesinin ismi ise Zeynep[6] ya da Nakiye'dir.[7] Son devir klasik nazmımızın tanınmış şahsiyetlerinden Lefkoçyalı Galip de annesinin amcasıdır.[4] Üçüncü Mustafa devrinin sancak beylerinden biri olan [8] Şehsuvar Paşa'nın torunlarından olduğu için "Şehsuvar" kelimesi ile aynı anlama gelen "Beyatlı" soyadını almıştır.[5]

Yahya Kemal, "İslâm tesettürünün en şedîd bir muhitinde doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü" söylediği annesinin okuma-yazma bilmediğini ve "çok kuvvetli mutekid olduğunu" belirtmektedir.[9]

Çocukluk yılları Üsküp'teki şiirlerine de yansıyan Rakofça çiftliğinde geçti.[7] Küçük yaşlardan itibaren sanata ilgi duyan Beyatlı, sonraları kaleme alacağı şiirlerde çocukluk yıllarından, yaşadıkları bölgenin üzerinde bıraktığı etkilerden hissedilir şekilde bahsedecekti.[10] Yahya Kemal, ilköğrenimi için önce, babasının; "Eti senin kemiği benim." sözleriyle Gani Efendi adlı Hoca'ya teslim ettiği Yeni Mektep'e gitmiş, ancak buradaki öğrenciliği pek başarılı geçmeyince [9] Üsküp'te yeni açılan[2][3][9] Mekteb-i İrab (Mekteb-i Edep) isimli bir özel okulda  yapmıştır.[4] Kendisi, daha sonraları bu okul değiştirme olayına değinirken, "Bu, bana Müslümanlıktan çıkmak gâvurluğa karışmak gibi bir şey göründü.(...) Yeni Mekteb'den Mekteb-i Edep'e geçişim Şark'tan Avrupa'ya geçişim oldu." diyecektir.[11]

Yahya Kemal, 1892'de Üsküp İdadisi'ne girdi. Bir yandan da İshak Bey Camii Medresesi'nde Arapça ve Farsça dersleri aldı. 1897'de ailesi Selanik'e taşındı. Annesinin ölmesi, babasının tekrar evlenmesi yüzünden aile içinde çıkan sorunlar nedeniyle Üsküp'e döndü. Tekrar Selanik'e gönderildi. 1902'de İstanbul'a geldi. Vefa İdadisi'ne (lise) devam etti.[7]

Şiire karşı daha okul sırlarında başlayan büyük bir merakı vardı.[4] Selanik yıllarında "Esrar" takma adıyla şiir yazmaya başladı.[7] 1902 baharında tahsil için İstanbul'a gönderildiyse de buna imkan bulamadı.[4] Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin'in şiirleriyle tanıştı.[7]  Bu sıralarda, "Malumat" ve "İrtika" dergilerinde Mehmet Agah ismi ile [4] Servet-i Fünûn'u destekleyen [7] bazı şiirleri de çıktı.[4]

İkinci Sultan Abdülhamîd Han devrinde Jön Türkler cereyânına kapılarak, 1903'te Paris'e kaçtı.[2][12] Jön Türkler'le ilişki kurdu. Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai, Prens Şahabettin gibi dönemin ünlü kişilerini tanıdı.[7] Sonradan Türkiye Komünist Partisi'nin lideri olan Şefik Hüsnü [9] ve Abdülhak Şinasi Hisar'la arkadaşlık kurdu.[7] Orada Meaux Koleji'nde Fransızcasını ilerlettikten sonra [2][3] "Ecole Libre des Sciences Politiques" [4] Siyâsal Bilgiler Fakültesi'ne girdi.[2][3] Burada Albert Sorrel'den tarih okudu. Öğretmeninin isteği üzerine Osmanlı-Türk tarihi üzerine araştırmalara yöneldi.[13] Paris'te kendisini bu tarih merakı kadar, belki ondan da çok ilgilendiren şey, Fransız şiirinin o günkü tezahürleriydi. Bu tarihlerde Paris bulvarları, XIX. asır Fransasının henüz parlaklığını kaybetmemiş büyük fikir ve sanat kudretinin akisleri ile doluydu. Yahya Kemal, devrin üstadlarından en genç mümessiline kadar, edebiyatın ve bilhassa şiirin birçok şahsiyetleri ile tanışarak, onların meclislerine ve sohbetlerine katılarak, yazdıklarını okuyarak, büyük ve samimi bir haz ve heyecanla bu sanat atmosferinin içinde yaşadı.[4] Hugo, Beudelaire, Verlaine, Malerme, Rümbaud gibi şairleri anlamaya çalıştı.[13]

Ancak burada, şunu da belirtmek gerekir ki, bu kuvvetli ve yabancı kültür, onun şahsiyetini eritememiş; bilakis, şahsiyetinin teşekkülüne hizmet etmiştir. Onun bu kültürden öğrendiği, birçoklarının öğrendiği gibi kozmopolitlik değil; tam tersine, millî yapımıza,  yaşayışımıza ve kültürümüze bağlanmaktaki büyük değerin takdiri oldu.[4]

Bir ara Nev-Yunanî bir şiirin peşine düştü.[14] Heredia'nın sonnet'lerinde "şiirin asıl madenine eliyle dokunduğu" duygusuna kapıldı.[1] Doğu Dilleri Okulu'na devam ederek Arapça ve Farsçası'nı geliştirdi. Divan şiiri üzerine yoğunlaştı.[14]

Yahya Kemal, Paris'e gittikten sonra, yakın dostu Doktor Nazım'ın tavassutuyla talebe tahsisatı alıncaya kadar, biraz da müsrif olduğu için sürekli geçim sıkıntısı çekmiştir. Babasına gönderdiği kartpostalların hemen hepsinde en önemli konu budur; ya okul taksitlerini ödeyememiştir, ya kışlık paltoya, ayakkabıya ihtiyacı vardır. Büyük validesi Nuriye Hanım'ın da vaad ettiği parayı vermekte nazlanmaya başlaması, küçük bir memur olan babasını ister istemez çözüm yolları aramaya sevk eder. Sonunda tek çare olarak ticareti gören babası İbrahim Náci Bey, Üsküp'ten Paris'e mal gönderecek, oğlu da bu malları orada pazarlayacaktır.

Ticari işlerini yoluna koymak için bir ara Londra'ya da giden Yahya Kemal'in bazı kartpostallarından tütün işinde zaman zaman ciddi aksaklıklar yaşadığı, bu yüzden para sıkıntısı yaşadığı anlaşılmaktadır. 27 Kasım tarihli kartpostalında karşımıza 'sülük meselesi' çıkıyor. "Selanik'te bilhassa Siroz'da toptan sülük satan tüccar varmış, araştırınız," diyen Yahya Kemal'in ilk kartpostallarında "sayd ve tahmil"inden söz ettiği mal da sülük olmalıdır.[15]

Yahya Kemal, 9 yıl kaldığı Paris'ten [2][3] 1912'de İstanbul'a [4] döndükten sonra [2][3] 1913'te [4] Darüşşafaka'da târih ve edebiyat öğretmenliği, Dârülfünun'da çeşitli dersler okuttu. Bu vazifelerini sürdürürken çeşitli gazetelerde “Süleyman Sâdi” mahlasıyla makâleleri çıktı. Türk Ocağındaki konferans ve sohbetleriyle sanat, târih ve milliyetçilik üstündeki yeni fikirlerini aydın çevrelere benimsetti.[2][3] 1914'te ise "Medresetü'l Vaizîn" (Vaizler Medresesi)nde medeniyet tarihi muallimliği yaptı.[4]

Paris'te Yahya Kemal'in hayatına herhangi bir kadının girip girmediğini bilmiyoruz. Ancak İstanbul'a döndükten dört yıl kadar sonra, Názım Hikmet'in annesi Ayşe Celile Hanım'a áşık olduğu, karşılık bulan bu aşkın evlenme noktasına kadar geldiği bilinmektedir. Vá-Nû, Yahya Kemal'in güveylik gömleklerinin bile bohçaya konduğunu, ancak kendisini maddi ve manevi olarak aile kurmaya hazır hissetmeyen "kaprisli" şairin, Celile Hanım'a uzun bir özür mektubu göndererek evlilikten son anda vazgeçtiğini yazmaktadır.

Yahya Kemal, Celile Hanım'ı ilk defa 1916 yılında, Yakup Kadri tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergahı'nda görmüştür. İkisinin de aslında, Bektaşilik'le bir ilgileri yoktur; "kaderin garip bir cilvesi"yle karşılaşırlar. Yahya Kemal, Teláki şiirinde bu karşılaşmayı anlatır.[15]

Yahya Kemal, şiirlerini ("Malumat" ve "İrtika" dergilerinde yayınlanan, Mehmed Agah imzasıyla yazdığı ilk gençlik şiirlerini saymazsak) ilk defâ Birinci Dünyâ Harbi sıralarında Ziya Gökalp'in çıkardığı "Yeni Mecmua"da neşretmeye başladı. Birkaç şiiriyle çok geniş bir şöhret kazandı. Mütâreke yıllarında bâzı gençlerle berâber "Dergâh" dergisini çıkardı. İki yıl kadar süren bu dergide şiir ve makâleleri yayınlandı.[2][3] Peyam gazetesinde, "Süleyman Nadi" mahlasıyla, "Çamlar Altında Muhasebe" başlığı altında yazılar kaleme aldı.[10] 1921'de, tedavi görmek için Sofya'ya gitti.[5]

Mütâreke yıllarında ve Anadolu Kurtuluş Mücâdelesi yıllarında bu hareketi destekleyen ve değerlendiren, güçlü ve cesâret dolu yazılarıyla milliyetçi gençliğin lideri durumuna geçti. Ankara'ya geçip Hâkimiyet-i Milliye gazetesine başyazar oldu. Lozan'a giden Türk heyetine müşâvir sıfatıyla katıldı. Lozan'dan döndükten sonra birkaç dönem, Urfa, Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul'dan milletvekili seçildi. Varşova, Madrit, Lizbon elçiliklerinde bulundu.[2][3] Halkevleri Sanat Danışmanlığı yaptı.[7]

1948'de "Hayal Şehir" isimli manzûmesine "İnönü Şiir Mükafatı" verildi ve aynı yıl, Pakistan Büyükelçiliği'ne tayin edildi. Oradaki dergilerden birinde modern Türk şiiri hakkındaki yayımladığı makale, Türk basınında münakaşalara ve itirazlara yol açtı. [4] Bir yıl Pakistan Büyükelçiliği'nde bulunduktan sonra emekliliğini isteyerek, yurda döndü.[2][3]

Yahya Kemal Beyatlı, hiç evlenmedi.[5] Yaşamının son yıllarını İstanbul'da Park Otel'inin.[7] kendisine ayrılan bir dairesinde dostları ve hayranları arasında geçirdi.[5] 2 Aralık 1949'da doğumunun 65. yıldönümü münasebetiyle, İstanbul Üniversitesi konferans sakonunda büyük bir tören yapıldığı gibi, basında da bir çok yazılar çıktı. O tarihten itibaren İstanbul'da ikamet eden ve bir kaç defa da sağlığı bozulan şair, 1951 ve 1957 yıllarında Paris'e giderek tedavi gördü. 1957 Temmuzunda İstanbul'a dönüşünden sonra tekrar hastalandı. Hastalığı, bağırsak kanamasıydı. Nihayet, sık sık nüks eden bu hastalıktan kurtulamayarak ve uzun bir tedaviden sonra [4] 1 Kasım 1958'de İstanbul [2][3] Cerrahpaşa Hastanesi'nde [13] vefât etti. Ertesi gün, vasiyeti üzerine Rumelihisarı Mezarlığı'na gömüldü.

Yahyâ Kemâl Beyatlı şiirlerini, makâle ve hikâyelerini sağlığında kitaplara toplamamış; eserleri dergilerde, birçok gazetelerde dağınık kalmıştı. Ölümünden sonra dostları ve talebeleri tarafından bir “Yahyâ Kemâl'i Sevenler Cemiyeti” kurulduğu gibi, İstanbul Fetih Cemiyetine bağlı bir de Yahyâ Kemâl Enstitüsü ve Müzesi açıldı (1961). [2][3] 1968'te Spor ve Sergi Sarayı civarındaki parka bir anıtı dikildi. [33]Hakkında yayınlanmış kitapların sayısı on beşi geçer.[2][3] 2008 yılı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından "Yahya Kemal Yılı" olarak ilan edilmiştir.[16]

Sanatı ve Edebi Kişiliği

Yahyâ Kemâl, Türk tarihinin önemli bir dönemecinde yaşamış, yaşadığı dönemin özelliklerini özümseyip şiirlerine yansıtmış; [17] yetişme tarzı, kültürü, tesirleri ve her hâli Türk olan davranışlarıyla millî şahsiyetlerimizden biridir.[2][3] Devrine göre genellikle sade, pürüzsüz, tabiî ve yaşayan bir Türkçe kullanmıştır. Şiirlerinde müzikal ahenge son derece önem veren şair, bu ilkesini şiirlerinde uygulayabilmekle, yalnızca XX. yüzyılın değil, belki de bütün Türk edebiyatının en seçkin şairlerinden biri olduğunu kanıtlamıştır.[18][19]

Yahya Kemal şair, yazar, tarihçi, politikacı, diplomat hatta bir yaşam gustosu. Ama bütün bunlar yine de Yahya Kemal'i tanımlamada eksik kalacaktır. Yahya Kemal bir medeniyet taşıyıcısıdır. Bir fakir hamalıdır. Büyük ve merhametli bir tarihin yükünü omuzlamış ve bir nesle aktarma sorumluluğunun abidesidir. Toplumsal belleğimizi ihya ve imar eden, Mimar Sinan'ın dünyamıza nakşettiği eserlerini ruhumuzla tanıştıran bir ruh mimarı, tarihimizi, şehrimizi, sokağımızı, mabedimizi, musikimizi, insanımızı çepeçevre kuşatan ve onların saklı hazinelerinin anahtarlarını bize sunan derin bir bakıştır Yahya Kemal…Şiirde tarihin ve kültürün sesi, soluğu, kalp atışı olan Yahya Kemal'in Endülüs'te Raks, Aziz İstanbul, Geçmiş Yaz, Rindlerin Ölümü, Sessiz Gemi... gibi şiirleri başta Münir Nurettin Selçuk olmak üzere ünlü bestekârlar tarafından bestelenmiştir.[16]

Yahyâ Kemâl'in kişiliğinde ve edebî şahsiyetinin oluşmasında şüphesiz ki çocukluk döneminin çalkantılarının rolü büyüktür. Şâirin annesi Nâkiye Hanım dindar bir insandır; Müslüman bir şehir olan Üsküp'te yaşamak, burada ölmek ister. Ancak babası İbrahim Nâci Bey Avrupalılaşmak taraftarıdır ve buna uygun olmadığını düşündüğü Üsküp'ten taşınmak ister. Bu durum karşısında şâir, annesiyle daha çok kenetlenir. İlk dînî eğitimini annesinden alan şâirin dînî inancının şekillenmesinde, annesinin ölümünden sonra devâm ettiği Rufâî tekkesinin de rolü büyüktür.[20]

Şiire başladığı ilk dönemlerde Muallim Naci, Tevfik Fikret gibi şairlerden etkilendi.[17] Tanzimat Dönemi sonrasında gelen şairlerimiz arasında “Öz şiir” anlayışının en güçlü temsilcisi Yahya Kemal Beyatlı'dır. Şiirde Muallim Naci'yi örnek aldı. Onun şiirlerine nazirelerde bulundu. Edebiyat-ı Cedide şiirinden etkilenerek güzel örnekler verdi. Ayrıca Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin ile bu dönemde öz şiirin başarılı temsilcisi Ahmet Hamdi Tanpınar'dan da etkilendi.[5]

Paris'te Siyâsal Bilgiler Fakültesinde derslerini tâkip ettiği Albert Sorel'in kuvvetli tesiri altında kalarak Türk târihini incelemeye başladı. Jean Moréas, Baudelaire, Verlaine gibi Fransız şâirlerinin edebî mülâhazalarını iyi kavradı.Paris'e gidişi bir kaçış olduğu halde orada, bilhassa Jön Türkler tarafından organize edilen siyâsî faaliyetlere katılmayarak sanat çevrelerinde kendini yetiştirdi. Bu yıllarda, İstanbul'da parlayıp sönen Servet-i Fünûn şiiri tesirinden kendini kurtardı. Klâsik divan şiirini ve konularını batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla millî bir ses ve yeni bir üslupla ele aldı.[2][3]

Paris'te bulunduğu yıllarda Fransız sembolistlerinin yapıtlarına yakınlık duyan Yahya Kemal, şunları yazmaktadır:

"Gerçi Hugo'yu iyi anlıyordum, gerçi Gautier'yi ve De Banville'i iyi anlıyordum, gerçi Baudelaire ve Verlaine'i sıtmalı bir ibtilâ ile seviyordum, gerçi şahsî şairliğin en son nümuneleri olan Maeterlinck, Verhaeren gibi şiirleri yakından biliyordum, lâkin zevkim, bütün bu şairlere nisbetle çok geri sayılan Jose Maria de Heredia'nın şiiri üzerinde durmuştu." [9]

Avrupa dönüşü Yeni Mecmua'da, “Bulunmuş Sahifeler” başlığıyla yayınladığı gazeller ve şarkılarla tanındı. Bu neo-klâsik şiirler, onun çıkış noktasının Osmanlı târih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan yeni şekiller ve sâde dille yazdıklarında da şâirin Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür. Millî değerlerimize dayanmayan Batı taklitçiliğinin olamayacağını, bunun için de şiir ve yazılarıyla hiç gösterişe kapılmadan millî sanatı kurmaya çalıştı. Onda târih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir. Osmanlı medeniyeti yüzyıllar boyu en güzel eserlerini İstanbul'da vücûda getirdiği için, İstanbul, Boğaziçi ve tabiat güzellikleri sevgisinin yanı sıra, târih değerlerine de şiirlerinde yer verir. Duygu, düşünce ve hayâli ustalıkla kaynaştıran şâir, pek çoğunda hikâye karakteri verdiği lirik-epik şiirlerinin konularını aşk, tabiat, deniz ve ölümden alır. Şiirde iç ahengi her şeyden üstün tutmuştur. Ona göre ahenk, veznin bittiği yerde başlar. Bütün şiirlerini bu ahengin sağlanmasına daha elverişli gördüğü, aruzla yazmıştır. Yalnızca “Ok” şiiri hece vezniyledir.[2][3]

Edebiyat tarihi ve edebiyat tarihçileri "Dört Aruzcular" olarak adlandırılanlar içinde Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Haşim'in bulunduğu kavram ayrımı içine koymuştur. Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanmış olmasına rağmen tek bir şiiri bu konu da istisna olmuştur: O da, 11'lik hece vezniyle yazdığı bu "Ok" şiiridir. Klasik şiirimizin temel özelliklerine bağlı kalarak, kendine özgü bir şair olmuştur.

Edebiyata ilk atıldığı vakitler, Bakî'nin bir taklitçisi olarak lanse edilmiş; fakat onun sanat dehası, daha sonra bu çevrede kendisinin çağında kendine özgü bir şair olduğunu kanıtlamıştır.[6]

Yahya Kemal'in şiirlerindeki hâtıra ve hatırlamalardaki en dikkati çekici husus; ferdî hâtıra ve hatırlamalardan millî hâtıra ve hatırlamalara geçiş; daha da önemlisi bu iki daireyi iç içe duyuştur. Bunun en güzel ve en somut örneği Açık Deniz ve Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiirlerinde ortaya konmuştur. Şair, Açık Deniz'de, Rakofça kırlarının hür havasını teneffüs ederek Balkan şehirlerinde çocukluk yıllarını yaşarken “her lahza bir alev gibi” sonsuzluk özlemi duyar. Anlar ki, bu sonsuzluk özlemi ile akıncı cedlerinin “her yaz, şimâle doğru” asırlarca devam eden at koşturmaları arasında tam bir aynîlik vardır.[21][22]

Yahya Kemal şiirlerinde çoklukla İstanbul semtlerine ve oralarda yaşayan halktan insanlara karşı duyduğu sevgi (Hayal Şehir, Atikvalde'den İnen Sokakta, Koca Mustafapaşa, Eylül Sonu.) İstanbul'un Boğaziçi'nin güzellikleri (Akşam Musikisi, Moda'da Bahar, Bir Başka Tepeden, İstinye, Bebek Gazeli, Çubuklu Gazeli.), Osmanlı-Türk toplumunun yarattığı uygarlık ürünlerine karşı duyduğu hayranlık (Süleymaniye'de Bayram Sabahı, Eski Musiki, Itri, Tanburi Cemil'in Ruhuna Gazel.), Osmanlı tarihindeki yengi ve yenilgilerden duyduğu sevinç ve acılar (Akıncılar, Mohaç Türküsü, İstanbul Fethini Gören Üsküdar, İstanbul'u Alan Yeniçeri'ye Gazel, Açık Deniz.) "doğada ve bireyin ruhunda bulunan sonsuzluk"a karşı duyulan özlem (Deniz, Deniz Türküsü, Uçuş, Gece), aşk (Ses, Vuslat, Geçmiş Yaz, Erenköyü'nde Bahar.), ölüm (Abdülhak Hamit'e Gazel, Sonbahar, Sessiz Gemi, Rindlerin Akşamı, Rindlerin Ölümü, Geçiş, Yol Düşüncesi.) temaları üzerinde durdu.[8]

Yahya Kemal, şiir dili bakımından rahat bir söylem düzeyine sahiptir. Şiiri, yatay bir düzlem üzerine kurulu gibi görünmekle kalmaz; simgeleri, somut özellikler içeren bir görüntü de sergiler. Örneğin;

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan
(Süleymaniye'de Bayram Sabahı, KGK., s.11)

dizelerinin dile geldiği Süleymâniye'de Bayram Saati şiirinin ilk iki dizesinde oluşturulan ışık konsepti, merkezden çevreye doğru bir yayılımı takip ettiği için başlangıç itibariyle yatay bir boyutta biçimlenmiştir. Ancak dördüncü dizedeki dokuz asır tamlamasıyla şiirin anlam alanında dikey bir boyutlanma sağlanır. Arkadan gelen; kalkıyor tozlu zaman perdesi aradan dizesiyle merkezi mekân konumuna sokulan Süleymaniye, geometrik bir sembole dönüştürülerek, anlam itibariyle yatay ve dikey boyutta bir derinlik oluşturulur. Şimdinin ve geçmişin merkezine oturtulan Süleymaniye, dünyanın göbek deliğidir. Süleymaniye, sonsuz büyüklükte olanın bir tecellisidir.[11][23]

Yahya Kemal; Türk İstanbul'a bütünüyle yabancı, daha da kötüsü onu yavaş yavaş kemirip yok etmeye kararlı bir dünya olarak gördüğü Beyoğlu'nu, sadece beşeri dokusuyla değil, mimari dokusuyla da reddeder. Paris'te edindiği alışkanlıklar onu burada yaşamaya zorlasa da, kalbiyle sonuna kadar Türk İstanbul'a, Eyüp, Üsküdar gibi Türk ve Müslüman karakteri taşıyan semtlere bağlı kalmıştır. Beyoğlu, Şişli, Moda, Kadıköy gibi "alafranga" semtlerde doğup büyüyen çocukların Müslümanlığın çocukluk rüyasını görmedikleri için milliyetlerini yaşayamadıklarına inanır.[15]

Osmanlı İmpatarorluğu'nun yıkılış devrini yaşayan Yahya Kemal, esli medeniyetimizin içinden kurtarılması mümkün olmayan bir çok şeyi kurtarmıştır. Cumhuriyet devrinde, haklı ya da haksız, maziye karşı büyük bir reaksiyon başladı. Asırlar boyunca yaşamış olduğumuz hayatın manası, kurmuş olduğumuz medeniyetin değeri, toptan inkar edilmeye başladı. (redd-i miras) Bu akıma karşı, mücerret fikrin silahlarıyla karşı koymak, hemen hemen imkansızdı. Yahya Kemal, millî şuurun kaybolmaya yüz tuttuğu bir devirde, şiir vasıtasıyla, onu bir daha hiç ölmeyecek bir şekilde diriltti. Bugün, geçmiş asırlarımızın en güzel tarafı, onun mısraları sayesinde hatıralarımızda yaşıyor.[24]

Yahya Kemal hatıraları ki anlattığı hatıralarda olduğu gibi, bizzat yazdığı hatıralarda da, asırlar boyunca doğru olmak ve asırlar karşısında doğru kalmak şeklindeki tarih anlayışının kendi hatıralarına tatbîk edilmiş azîz ifadeleridir. Yahya Kemal demek, üstü tozlanmamış bir tarih, geçmişten gelen sesin rûzigârında yaşayıp şarkılarını terennüm eden bir ruh demektir.Nostalji değil şuur, yaprak değil kökünü toprağın derinliklerine salmış çınardır O.Ve yine o şairdir ki; kelimelerden ve seslerden kurulu bir tarih, aşk ve musikî tepesidir.[25]

Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirlerine bakıldığında, Türk şiirinin geleneksel özellikleriyle Batı şiirinin  kompozisyon sağlamlığının büyük bir ahenkle birleştiği görülür. Bunlar, kaynağını geleneklerden, geçmiş zaman ve gerçeklerden alan toplumsal duyarlıkların şiirleridir.

Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirleri, öz yönünden iki temelde gelişir: "ben" ve "o". "Ben", şairin şiirlerinde kendi kişiliğinde gördüğü izlerdir. Bunlar, İstanbul'a duyduğu sevgi ve yalnızlık gibi duygulardır. "O" ise; bazen sevgili, bazen deniz, bir İstanbul semti ya da ölüm korkusunu aşmaya yardımcı olan evren düşüncesidir. Bu anlayışla şair, kimi şiirlerinde İstanbul'a duyduğu sevgiyi, yalnızlığı, kimi şiirlerinde eski tarih dönemlerinden gelen özellikleri, kişisel tarih bilinciyle yerleştirmeye çalışmıştır:

«Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir'den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rü'yâya bırak!
Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;»

Yahya Kemal Beyatlı, şiirinde kelimelere ve kelimelerin taşıdığı seslere ayrı bir özen göstermiştir. Şiirlerini uzun zaman dilimlerinde yazması, her birini "henüz düzeltilebilecek yanları olabilir" gerekçesiyle elinin altında tutarak yeniden gözden geçirme fırsatı sağlamıştır. Genel deyişle şiirlerinden kelimelerini yerini değiştirmek mümkün değildir. Ayrıca bu kelimeleri seçerken, kelimelerin, şiirin temasına uyabilecek sesleri de içinde barındırmasına özen göstermiştir. Bu özelliğiyle ona "söz kuyumcusu" da denilebilir.[17]

Yahya Kemal'in dize çalışmasındaki titizliği, "az ve güç yazıyor" izlenimi uyandırdı. Yaşadığı sürede hiç kitap yayınlamaması da bu izlenimi pekiştirdi. Karşıtları tarafından "esersiz şair" olarak adlandırıldı. Hemen her kesimden eleştiriler aldı.[7]

Yahya Kemal'in şiirde kendine özgü duyuş ve düşünüşe sahip oluşu ile edebiyatımızdaki yeri hakkında Tanpınar şunları söylemektedir:

“1830 yıllarında Fransız şiiri için Hugo, 1890 senelerinin şiir gençliği için Valéry ve Gide, Pierre Louijs için ve daha yaşlıları için Malerbé ne ise, Jaurés ve Barrés, Morréas daha sonraki nesiller için ne olmuşlarsa Yahya Kemal de bizim için o(dur).” [26]

Yahya Kemal, bilhassa dil sahasında bulduğu harikulade ölçü ile Türk şiirinde büyük bir örnektir. Ne Divan ne de Tanzimat geleneğinde Türk yazarları, yaşayan ve yaşamakta olan dilin ölçüsünü bulabilmişlerdir.[24] Ana dilimize olan sevgisini “Bu dil ağzımda annemin sütüdür.” mısrasıyle anlatan Yahyâ Kemâl, söylediğimiz lisan dediği İstanbul Türkçesine bağlıdır.[2][3] Türk şiir tarihinde kelimelerin yaşama kabiliyetlerini, hakikî Türkçe'yi ilk defa idrak eden, Yahya Kemal olmuştur.[24]

Yahya Kemal, şiirlerinde tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisini konu olarak işledi. O'na göre şiir, başka türlü bir mûsıkîdir. Bu anlayışa lirik-epik şiirler yazmıştır.[13]

Yahya Kemal sağlam bir kültür ve dil bilinci üstüne kurduğu şiirlerindeki klasik yalınlık ve güçlülükle, sanatının özünde ve biçiminde ulusal ve modern olanın, bireysel ve toplumsal olanın, tarihsel ve çağdaş olanın sentezine ulaşmadaki çabaları ve başarılarıyla, modern şiirimizin, (Kendi Gök Kubbemiz'deki şiirleriyle) büyük bir kurucu ustası, klasiğidir. Bu özellikleriyle, XX. yüzyıl dünya şiirinin de önemli şairleri arasında bulunduğundan kuşku yoktur.[27]

Şiirde olduğu gibi nesirde de yerli yersiz mecazlardan arınmış; duygu ve şiir yüklü, her cümlesiyle fikri bir adım daha ileriye götüren yepyeni bir nesir üslûbuna sâhiptir.

Usta bir şiir yapısına ve kelime işçiliğine sâhip olan Yahyâ Kemâl, yüzyılımızın en başarılı Türk şâirlerindendir.[2][3]

Eserleri

  1. "Kendi Gök Kubbemiz" (1961-1963)
  2. "Eski Şiirin Rüzgâriyle" (1962)
  3. "Rubâiler ve Hayyam Rubâilerini Türkçe Söyleyiş" (1963)
  4. "Aziz İstanbul" (1964),
  5. "Eğil Dağlar" (1966)
  6. "Siyâsî Hikâyeler" (1968)
  7. "Siyâsî ve Edebî Portreler" (1968).[2][3]
  8. "Edebiyata Dair" (1971)
  9. "Çocukluğum, Gençliğim ve Siyasi Hatırlarım" (1973) [13][4]
  10. "Târih Musâhabeleri" (1975)
  11. "Bitmemiş Şiirler" (1976)
  12. "Mektuplar - Makaleler" (1977) [18]

Şiirlerinden Örnekler

Akıncı

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi "ilerle"
Bir yaz günü geçtik tunadan kafilelerle

Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla

Cennette bu gün gülleri açmış görürüzde
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
[28]

Açık Deniz

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı "Byron"u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hülyâm içinde lâl...
Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,
Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını,
Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu...
Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu...
Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rü'yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.
Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular...
Mahzun hudutların ötesinden akan sular,
Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı,
Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!
Bir gün dedim ki "istemem artık ne yer ne yâr!"
Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar;
Gittim son diyâra ki serhaddidir yerin,
Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

Garbin ucunda, son kıyıdan en gürültülü
Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü,
Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;
Gördüm güzel vücûdunu zümrütleyen deri
Keskin bir ürperişle kımıldadı anbean;
Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.
Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!
Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!
Yelken, vapur ne varsa kaçışmış limanlara,
Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara!
Yalnız o kalmış ortada, âsi ve bağrı hûn,
Bin mağra ağzı açmış, ulurken uzun uzun...
Sezdim bir âşina gibi, heybetli hüznünü!

Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,
Şekvânı dinledim, ezelî muzdarip deniz!
Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz,
Dindirmez anladım bunu hiç bir güzel kıyı;
Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.
[29]

Sessiz Gemi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Mechûle giden bir gemi kalkar bu limandan,

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,
Sallanmaz o kalkışla ne mendil ne de bir kol,

Rıhtımda kalanlar, bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler,
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler;

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden!
[30]

Mehlika Sultan

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı:
Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı.

Bir hayalet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rü'yalarına;
Hepsi meşhur, o muamma güzeli
Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

Hepsi, sırtında aba, günlerce
Gittiler içleri hicranla dolu;
Her günün ufkunu sardıkça gece
Dediler: ''Belki bu son akşamdır''

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
Daima yollar uzar, kalp üzülür:
Ömrü oldukça yürür her yolcu,
Varmadan menzile bir yerde ölür.

Mehlika'nın kara sevdalıları
Vardılar cikrigi yok bir kuyuya,
Mehlika'nın kara sevdalıları
Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ''Aynada bir gizli cihan..
Ufku çepçevre ölüm servileri.....''
Sandılar doğdu içinden bir an
O, uzun gözlu, uzun saçlı peri.

Bu hazin yolcuların en küçüğü
Bir zaman baktı o viran kuyuya.
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü
Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü'ya oldu!..
Erdiler yolculuğun son demine;
Bir hayal alemi peyda oldu
Göçtüler hep o hayal alemine.

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
Seneler geçti, henüz gelmediler;
Mehlika Sultan'a aşık yedi genç
Oradan gelmeyecekmiş dediler!..
[31]

Hayal Şehir

Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir'den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rü'yâya bırak!
Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;
O ilâh isteyip eğlence hayalhânesine,
Çevirir camları birden peri kâşânesine.
Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.
Mest olup içtiği altın şarabın zevkinden,

Elde bir kırmızı kâseyle ufuktan çekilen,
Nice yüz bin senedir şarkın ışık mîmarı
Böyle mâmûr eder ettikçe hayâl Üsküdar'ı.
O ilâhın bütün ilhâmı fakat ânîdir;
Bu ateşten yaratılmış yapılar fânîdir;
Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.

Az sürer gerçi fakîr Üsküdar'ın saltanatı;
Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,
Ezelî mağrifetin böyle bir iklîminde
Altının göz boyamaz kalpı kadar hâlisi de.
Halkının hilkati her semtini bir cennet eden
Karşı sâhilde, karanlıkta kalan her tepeden,
Gece, birçok fıkarâ evlerinin lâmbaları
En sahîh aynadan aksettiriyor Üsküdar'ı
[12]

Süleymaniye'de Bayram Sabahı

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..

Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allâh'ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harcını gaazîleri, serdâriyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..

Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla buğün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâh'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr'i;
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü'min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmâri mı ulvî eserin?
Tâ Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar ruzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezâyir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
[32]

Kaynaklar

[1] www.yahyakemalenstitusu.org.tr/
[2] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Yahya Kemal Beyatlı" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1983.
[3] rehber.ihya.org/yenirehber/yahya-kemal-beyatli.html
[4] Kenan Akyüz, "Batı Şiirinde Türk Şiiri Antolojisi", İnkılap Kitabevi, Ankara, s.713-714.
[5] makale.mkutup.gov.tr/cgi-bin/WebObjects/YKB.woa/1/wo/oaGD4N8p1OCreDzZq5vhzg/1.3.1
[6] tr.wikipedia.org/wiki/Yahya_Kemal_Beyatlı
[7] www.edebiyatogretmeni.net/yahya_kemal_beyatli.htm
[8] www.gaygaye.com/edebiyat_yahyakemal.htm
[9] www.kultur.gov.tr/TR/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFA79D6F5E6C1B43FF44C5498E65CCBF29
[10] www.biyografi.info/kisi/yahya-kemal-beyatli
[11] Tarık.Özcan, “Sessizliğin Dili ve Simgenin Ruhaniliği-Yahya Kemal ve Necip Fazıl Kısakürek'in Şiirleri Üzerine Bir Çözümleme”, Gizli Diller Konulu Uluslararası Sempozyum, T.C. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırma ve Uygulama Merkezi, Arayışlar, 14, 109-114 Isparta 2005.
[12] Memnune Yapar - Uğur Çınaroğlu, "Edebi Metinler 1", (Lise Ders Kitabı), Şimlek Yayınları, İstanbul 1999, 111.
[13] Memnune Yapar - Uğur Çınaroğlu, a.g.e., s.113-114.
[14] Dr. Hasan Ali Kasır, "Ölüm Şiirleri", Denge Yayınları, İstanbul 1998, s. 312.
[15] hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6412965&yazarid=4
[16] www2.bayar.edu.tr/teyo/teyo_yahya_kemal_2008.doc
[17] Memnune Yapar - Uğur Çınaroğlu, a.g.e., s.112.
[18] Yrd.Doç.Dr. Bilal Aktan, "Yahya Kemal Beyatlı'nın Şiirlerinde Dil ve Ahenk", Dumlupınar Üniversitesi,Fen-Edebiyat Fakültesi,Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
[19] sbe.dpu.edu.tr/14/25.pdf
[20] siir.ceplog.com/yahya-kemal-beyatlinin-kisiligi-ve-uslubu.html
[21] Prof. Dr. İsmail Çetişli, "Yahya Kemal'in Şiirlerinde Hatıra ve Hatırlama", Bu bildiri Bir Medeniyeti Yorumlamak Ölümünün 50. Yılında Yahya Kemal Beyatlı Sempozyumunda (3-7 Kasım 2008) sunulmuş ve Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuasında (S.V, İst. 2008, s.549-558) yayımlanmıştır.
[22] www.ismailcetisli.com/ismailcetisli/makaleler/yahya-kemal'in-siirlerinde-hatira-ve-hatirlama/
[23] turkoloji.cu.edu.tr/YENI TURK EDEBIYATI/tarik_ozcan_sessizligin_dili.doc
[24] Mehmet Kaplan, "Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Şiir Tahlilleri", Dergah Yayınları, İstanbul 1997, c.1, s.226.
[25] Aynur Yavuz, "Nice Kadim Bir Ses: Yahya Kemal", www.sayhadergi.com/2352/nice-kadim-bir-ses-yahya-kemal
[26] Ahmet Hamdi Tanpınar, "Yahya Kemal", İstanbul 1995, s.31.
[27] www.denizce.com/yahyakemal.asp
[28] Kenan Akyüz, a.g.e., s.734-735.
[29] Mehmet Kaplan, a.g.e., s.218-219.
[30] www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?sair=36542&siir=540894
[31] Kenan Akyüz, a.g.e., s.747-748.
[32] Kenan Akyüz, a.g.e., s.744-746.
[33] www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=259





Bu sayfa hakkındaki son yorum:
Yorumu gönderen: meloş, 04.05.2014, 15:42 (UTC):
yahya kemalin şiirlerini çok seviyorum

Yorumu gönderen: sema çelik, 12.12.2010, 13:05 (UTC):
ödvim için istediim bazı şeyleri burrda bulabildmm bnn içn tşk ederm .. :D

Yorumu gönderen: ALEVV, 05.12.2010, 10:46 (UTC):
ÇOOKKKKK GÜZEL BÖYLE BİŞEEEEEEEEEEEEEEEEEE

Yorumu gönderen: serkan, 04.12.2010, 11:16 (UTC):
dönem ödevi hazırlayacağım uzun bir bilgiye ihtiyacım vardı gerçekten teşekkürler...

Yorumu gönderen: ayşeee xD, 26.11.2010, 20:08 (UTC):
ya çok güzell elinize sağlık:):)

Yorumu gönderen: polat, 11.11.2010, 18:24 (UTC):
harika ama istediğimi maaaaalesef buuuuulaaaaaaaaamaaaaaaadııııııımmmmmmmmmmmmmmmmm

Yorumu gönderen: xdxd, 21.10.2010, 17:43 (UTC):
gerçekten çok güzel bir insan yahya kemal...

Yorumu gönderen: Beyza, 03.05.2010, 15:25 (UTC):
Biri var gönlümde onu cok seviyorum ve cok özledim nolur biriside anlasın artık beni ona asığım!! ama o belki de bana acıyo!! kimse anlamıyo beni onu cok seviyorum.. her günüm gözyası...

Yorumu gönderen: müjgan, 03.05.2010, 13:25 (UTC):
yazı için çok teşekkürederim çook işime yaradı..

Yorumu gönderen: kader , 22.04.2010, 06:30 (UTC):
proje ödevim için çoooooook işime yaradı teşekkür ediyorum .

Yorumu gönderen: aydın gelecek, 19.04.2010, 14:35 (UTC):
Bilgi çok iyi olmuş çok teşekkür ederiz. ne yazıkki bu büyük şairlerimizin ve yazarlarımızın eserleri sadeleştiriliyor. 12-13-20 cilt olan bazı dünya eserleri bu gün türkiyede 120 sayfalık sadeleştirilmiş halde. ne yazıkki büyüklerimizin mühteşem eserleri sadeleştirilerek 120 sayfalık saçma kitaplar haline getiriliyor.buda aslı eserlerden bizi uzaklaştırıyor. yazık!!!111

Yorumu gönderen: merve, 18.04.2010, 20:13 (UTC):
harika olmuş.

Yorumu gönderen: ÖMER , 14.04.2010, 17:06 (UTC):
Muhteşem bi yazı olmuş çok teşekkürler dönem ödevimi yaptım sayenizde

Yorumu gönderen: mert, 13.04.2010, 16:37 (UTC):
mükemmel bir şey olmuş çook işime yaradı fazlasıyla .teşekkürler :)

Yorumu gönderen: mustafa, 29.03.2010, 17:28 (UTC):
çok teşekkür ederim..çok güzel olmuş.

Yorumu gönderen: orhan, 19.03.2010, 20:40 (UTC):
seni çok seviyorum

Yorumu gönderen: cengiz koç, 03.03.2010, 12:53 (UTC):
cok iyi bilgi cok tesekkürler

Yorumu gönderen: kişi, 28.02.2010, 13:22 (UTC):
nerdeyim ben?!? imdaaat!!!
Çok fazla detaylı bir metin, özeti de olsa sevinirdim. Fakat performans ödevime çok yardımcı oldu.

Yorumu gönderen: sema, 22.02.2010, 17:21 (UTC):
mükemmel bi yazı olmuş.ödevimde de çok yardımcı oldu

Yorumu gönderen: Fatih, 18.02.2010, 23:02 (UTC):
Bu çalışma için teşekkür ederim. Oldukça bilimsel ve yeterli.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36818538 ziyaretçi (102960494 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.