Yedullah
 

Yedullah

Hazırlayan: Akhenaton

Hayat, insanın belirli esaslar dahilinde sınandığı bir alandır. Allah (c.c) bu esasları tebliğ etmek maksadıyla zaman zaman elçilerini ilahı mesajı ile göndermiştir. Bu İlahî mesajın son halkası, Hz. Peygamber (s.a.v) vasıtasıyla gönderilen Kurân-ı Kerîm'dir. Kurân-ı Kerîm'in amacı, bu alanın sınırlarını tespit etmektir. O, sadece bir ibadet veya dua kitabı değildir. Bilakis onun yüklendiği bir misyon (görev) vardır: İnsanları yanlış yoldan kurtarıp doğru yola sevk etmek. Kurân, bu misyonunu ilk muhatap nesilde hakkıyla yerine getirmiştir. İnsanlar, onu okumuş, anlamış ve ona göre hayatlarını tanzim etmişlerdir. Onunla direkt muhatap olan bu ilk neslin yok olmasıyla birlikte insanların ona yaklaşımı farklılaşmaya; Müslümanların coğrafi sınırları genişleyip sayıları arttıkça da buna paralel olarak toplumsal problemler çoğalmaya başlamıştır. Bu problemlerin doğurduğu çeşitli fırkalar, Kurân'ı kendi amaçları doğrultusunda yorumlamaya başlamış, yorumlarına tezat teşkil eden ayetleri ise genellikle müteşabih sayarak manasını Allah'a havale etmişlerdir. Böylece o, asıl olması gerekirken insanların kendi fikirlerine destek bulmak için başvurdukları bir kitap haline dönüşmüştür.[1]

Kurân ve sünnette geçen teşbih ve mecazi ifadeler, zâhiri (bilinen ilk anlamı) üzerine anlaşılmaz. Bu teşbih ve mecâzî ifâdeler, Kurân'ın aslına ve özüne uygun bir şekilde tevil ve tabir edilir. Bu yaklaşım, bir ehli sünnet kâidesidir. Tarihte bu şekil yapmayıp, mecaz ve teşbihleri zâhiri gibi anlayan, aynı ile tatbik eden "Müşebbihe" ve "Mücessime" gurupları çıkmıştır. Bunlar Allah'ı cisimleştirip, Allah'ı mahlukata benzetmişlerdir ve İslam'ın dairesinden huruc etmişlerdir (çıkmışlardır).[2]

Müteşabih, “manası kapalı olan, Kitap ve sünnette açıklamasına rastlanmayan ve manası sadece Allah tarafından bilinen lafızdır.” Hurûf-u mukatta harfleri veya “Allah'ın eli onların elinin üzerindedir.” ayetinde geçen “Allah'ın eli” lafzı, müteşabihtir.

Müteşabih, manası açık olmadığı için onu anlamaya imkân da yoktur ve onu isabetli bir şekilde yorumlamadan önce onun gerçekliğine inanmak gerekir. Bu anlamda müteşabih hükümlerle ilgili ayet ve hadislerde mevcut değildir.[3]

Aralarında tefsir ehlinden bazı kimselerin de bulunduğu geniş kitlenin müteşabihler hakkındaki telakkileri şöyle özetlenebilir:

  1. Müteşabih, manası kapalı olup kesin maksadı anlaşılamayan ayetlerdir.
  2. Buna binâen bu ayetlerin tefsir ve teviline girişmek doğru değildir.
  3. Müteşabihler, “yedullah”, “er-Rahmanu ale'l-arşi's-teva”, “men fi's-sema” gibi Allah Teala'ya mahluklarda bulunan bazı özellikler nispet eden ve sayıları son derece az birkaç ayetten ibarettir.[4][5]

Kuran'da ve Hadîslerde te'vil etmeden ya da siyâk, sibâk ve iniş sebebi dikkate alınmadan zâhirî manalarına hamledilerek tefsir edilen ve neticede antropomorfik bir yorumun kaçınılmazlığı karşımıza çıkan kavramlardan birisi de “yed” kavramıdır.[6] Bu konuda muteşabih olan âyetlerden üçünün meali şöyledir: [7]

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

«Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O'nun elindedir. Gökler de O'nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.» (Zümer Sûresi 67) [8][9]

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللَّهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُم

«Bir de Yahudiler, “Allah'ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Hayır, onun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kurân) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah bozguncuları sevmez.» (Maide Sûresi, 64) [10][11]

إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْراً عَظِيماً

«Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.» (Fetih Sûresi, 10) [12][13]

Bu kelime, "yed" ve "Allah" kelimelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış bir terkiptir. Zâhirî mânâsı, "Allah'ın eli" demektir. Fakat hiç bir şeye benzemeyen ve her türlü noksan sıfatlardan, eksiklik ifade eden özelliklerden uzak (münezzeh) olan ve her türlü kemâl sıfatlarla, kemâliyet, üstünlük, yetkinlik ifade eden özelliklerle nitelenebilecek olan Yüce Allah'ın, insanın eline benzer bir eli olması muhaldir. Bu itibarla İslâmiyet'e göre Allah'ın eli olmaz. Ancak bu "el" kelimesini, mecâzî mânâda kudretten kinaye olarak "Yüce Allah'ın kuvvet ve kudreti" olarak anlamak daha doğru olacaktır. Nitekim Türkçemizde de mecaz ve kinaye olarak kullanılan deyimler vardır. Meselâ; "Şu kişinin eli açıktır" denildiği zaman, pekâla bilinir ki, burada "el" kelimesinin müfret ve müşahhas olarak anlaşılan mânâsı kastedilmemiştir; aksine "eli açık" deyimiyle onun cömert, yardım sever bir kişi olduğu, ihsan edip vermeyi alışkanlık haline getirdiği, cimri, pinti olmadığı kastedilmiştir. Yoksa böyle bir kimsenin elini uzatıp açmakta olduğu ve herkesin onun bu açık elinden alacağını almakta olduğu düşünülmez.[14]

"Yed" kelimesinin aslı (يَدْىٌ) (Y-D-Y) iken, sondaki "yâ" harfi, telaffuz kolaylığı salaması açısından hazfedilmitir. "Yed" kelimesinin aslının "fa‘l" vezninde, "yedy" olduğunun düşünülmesinin altında yatan sebep ise, kelimenin çoğula dönüşürken aldığı şekildir. Zira Arapçada (عَصا), (جَبَلَ), (زَمَنَ) gibi birkaç istisnaî kelime dışında, müfredi "fa‘al" vezninde olmasına rağmen, çoğulu "ef‘ul" vezninde gelen isim bulunmamaktadır.[15][16]

Şüphesiz "el"in bilinen bir şekli, hissedilen ve hayâl edilebilen bir sûreti vardır. Ancak bir de "el"in gerçek mâhiyetini ifâde eden bir manası vardır ki, o da "bir şeyi sımsıkı tutma ve yakalama gücü"dür. "Kalem" dendiği zaman, ister ağaç, ister kamış, isterse metal olsun, bir şekli vardır. Fakat onun hakikati ve asıl mahiyeti ilimlerin kendisiyle yazılmasıdır. Aklın "kalem"den anladığı bu şey, aklî varlıktır.[17]

Allah-u teâlâ, hiçbir mahlûka (yaratılan şeye) benzemez. Bir hâdis-i serîf meali, şöyledir: "Allah-u teâlâ, hatıra gelen her şeyden uzaktır." [18] Bir âyet-i kerîme meali de şöyledir: "Leyse kemislihî şey'un (Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O hiçbir şeye benzemez.)" (Şura, 11) "Allah'ın eli-ayağı var, kalbi var, gözü-kulağı var." demek, O'nu bir şeye, yaratıklara benzetmek olur. O, hatırımıza gelen her şeyden münezzehtir. O halde sahabe, tâbiin ve tebe-i tâbiinin dediği gibi, gibi, "Yedullah'in ve diger mutesabih ifadelerin keyfiyetini Allah bilir." demek gerekir. Bakara sûresinin, "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır." mealindeki 115. âyetinde, vech kelimesi, "yüz" olarak yazılırsa, Allah-u teâlânın bir mahluk gibi yüzü olduğu anlaşılabilir. Vecihten kasıt nedir bilinmez. Nûr sûresinin, "Allah yerin ve göklerin nûrudur." mealindeki 35. âyetinden Allah, nûr sanılır. Halbuki nûr, yaratıktır. Bunun da keyfiyeti meçhuldür.[7]

Naslarda geçen mecazı görmeyip eli hakiki anlamda bir organ sanmak, Kurânî zihniyete zıt olarak anlam kaymalarına yol açabilir. Tabii ki bu yargı, sadece “yed” kavramı için geçerli olmayıp dînî naslarda Allah'a nispet edilen diğer parmak, avuç, ayak, bacak, sağ, sevinme, öfkelenme, taraf vs. gibi kelimeler için de geçerlidir. Ayet ve hadislerde geçen bu tür ifadelerden ne kastedildiğini, hakikati ve mecazı bilen dil uzmanları çok iyi anlarlar. İbn Huzeyme ve Huşeyş b. Esram gibi insanların nakillerinde apaçık bir kaba anlayışın ortaya çıkması, nebevî zihniyetten uzaklaşmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.Parça ve tek başına tasavvur edilebilen şekil ve azaları bir araya getirmek suretiyle onları bir vücut haline koyanlar antropomorfist bir mantığa sahip olmuşlardır.[6]

"El" kelimesi mecâzî mânâda sadece Türkçe'de değil, diğer dillerde özellikle Arapça ve Farsça'da kullanılmaktadır. Meselâ; Arap şâiri Lebîd, kışın esen poyraz rüzgârının şiddetli soğuğunu ve etkisini anlatmak maksadıyla yazdığı şiirinde: "Soğuğun yularını poyrazın elinde gördüğü rüzgâra" bile "el" isnat ederek, teşhis sanatını kullanarak ifadeyi daha da güçlendirmeye çalışmıştır.

Bütün insanlığa hitap eden Kurân-ı Kerîm'de de böyle mecazi ifadelere yer verilmiş, Yüce Allah insanlara anlayacakları tarzda ve kullandıkları şekiller içerisinde zâtına mahus olan özelliklerini, Kudret ve azametini beyan buyurmuştur. Böylece insanlar, Kur'ân'ı daha kolay ve kendi dillerinde kullandıkları şekiller ve san'atlar içerisinde yadırgamadan anlayabilmişlerdir.

Arap dilinde "yed" (el) kelimesi aşağıdaki çeşitli mânâlarda kullanılmaktadır:

  1. Bilindiği gibi "el" kelimesi, insanların bir uzvu veya organı olup çoğu kez bileğe kadar olan kısma "el" denildiği gibi, bazen de koltuk altına kadar olan kısma "el" adı verilir.
  2. Nimet anlamında kullanılır ki, bu durumda çoğulu; "eyâdî" olarak gelir. Bu mânâ, Türkçe'mizde pek bilinmemekle beraber; "Efendim, elinizin altında yaşayayım" şeklinde bir cümle kurarsak, "nimetiniz ve inayetiniz sayesinde hayatımı devam ettireyim" anlamında bir istek olmuş olur.
  3. Kuvvet kudret manasına gelir. Meselâ; "Ulû'l-eydî ve'l-ebsâr" cümlesi, "Kuvvet ve akıl sahibi" diye açıklanmıştır. Dilimizde de "El elden üstündür, tâ arşa varıncaya kadar." denilir; yani "Kudret, kudretten üstündür. Ancak Allah'ın kudretinin üstünde hiç bir kudret yoktur." anlamına gelir. Nitekim, Allah Teâlâ; "(Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah'â baş eğip el vermiş sayılırlar. Ancak Allah'ın eli onların ellerinden üstündür buyurmaktadır ki, "Allah'ın kudreti ve kuvveti onların güç ve kuvvetinden üstündür" demektir.
  4. Mülk mânâsında, "tasarrufunda, elinin altında" anlamında kullanılır. Meselâ; "Şu büyük arâzi falancının yedindedir", yani "onun mülküdür, veya tasarrufundadır, sahibi odur, veya onun elinin altındadır" demektir. Nitekim Allah Teâlâ; "Hükümranlık elinde olan Allah yücedir" (el-Mülk, 67/1) buyurmuştur.
  5. Pek güçlü inayet ve ihtisas anlamına gelir. Meselâ; "Ben bunu elimle yaptım" demek, "Kendim yaptım" demek olduğu gibi; "Fazlaca özen gösterdim, pek özel bir şekilde önem verdim, bence pek büyük bir kıymeti vardır", anlamlarını ifade eder. Nitekim Cenab-ı Hakk İblis'e; "Ey İblis, Kendi kudretimle yarattığıma (yani Âdem'e) secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlandı mı?" (Sad, 38/75) buyurdu.

İşte bütün bu mânâlardan anlaşılıyor ki: "Yedullâh" tabiri, Allah'ın nimet ve ihsanı, kudret ve kuvveti, mülkü, tasarrufu ve hükümranlığı, inayet ve ihtisası anlamlarına gelmektedir; yoksa birinci maddede gösterilen "el" veya "kol" mânâsına değildi. Zira hiç bir yaratığa, hiç bir şeye benzemeyen Yüce Allah'ın insanlar gibi müşahhas bir elinin olması düşünülemez.

Bununla beraber kültür tarihi içerisinde "Müşebbihe" ve "Mücessime" diye bilinen bu iki fırkanın mensuplarından çoğu, "Yedullâh" tabirini "insanın eli" gibi tasavvur etmişlerdir. Mezhepler tarihi içerisinde yer almış olan bu iki fırka, İslâm dininin dışında kalan fırkalardan olup çok kısa ömürlü olmuşlardır. Halbuki Ehl-i Sünnet mütekellimlerinden bir kısmı, "Yedullâh"ı Allah'ın sıfatlarından saymışlar, Kelâm tarihi içinde "Yedullâh" ve benzeri tabirlere "Haberî sıfatlar" adı verilmiştir. Ehl-i Sünnet âlimlerinden pek çoğu da "Yedullâh”ı, Allah'ın kudreti diye açıklamışlardır. Zira Yüce Allah, kudretiyle kâdirdir.

Selef âlimleri bu haberî sıfatlara iman etmiş, bunları zâhirleri üzere bırakmış, te'vile ve açıklamaya kalkışmamışlardır. Bununla beraber benzetmeye ve cisimleştirmeye de yeltenmemişlerdir. Onlara göre, madem ki, Yüce Allah Kendisine" el, yüz, göz..." gibi özellikleri nispet etmiştir, öyleyse bunlar öylece kabul edilmelidir. Bunların mâhiyetini ve hakikatini ancak Cenab-ı Hak bilir. Bunların hiç biri bizim elimize, yüzümüze, gözümüze benzemez.

İlk mütekellimler de hemen hemen Selef gibi düşünmüşlerse de, sonraki mütekellimler ise, bu haberî sıfatların Yüce Allah'ın zâtına ve şanına uygun bir tarzda te'vil edilip açıklanması yolunu tutmuşlar; ancak te'vil yapıp açıklarken, "Yapılan bu te'vil ve açıklamaların Allah'ın muradı ve O'nun kastettiği mânâ olduğuna kesinlikle hükmetmemek gerekir." demişlerdir.[14]

Ebû Hüreyre, anlatıyor:

«Resûlullah, bir hadis-i kudsîde, Allah Teala hazretlerinin şöyle söylediğini haber verdi: "Sen infak et, ben de sana infak edeyim." Efendimiz devamla dedi ki: "Allah'ın eli (yedullah) doludur. Gece ve gündüz (boyu yapılan) arkası kesilmez infaklar onu azaltmaz. Arz ve semâvâtın yaratılışından beri Allah'ın infak ettiklerini düşünün! Bunlar, O'nun elindekinden hiçbir şey eksiltmemiştir. O'nun Arş'ı suyun üzerindeydi. Elinde mîzan da var, alçaltır, yükseltir.» [19]

Hadiste geçen, "Allah'ın eli" diye çevirdiğimiz "yedullah" tabiri, bazı tariklerde "yeminullah" yani "Allah'ın sağ eli" diye gelmiştir. Ulema bunu nimet, hazineler diye anlamıştır. Öyle ise Allah'ın eli, Allah'ın hazineleri demektir. Hazine diye ifade edilen her çeşit malmülkteki tasarruf sağ elle yapılması sebebiyle, Cenâb-ı Hakk'ın zenginliğini (hazinelerini) ifade için yemînullah (Allah'ın sağ eli) tabiri kullanılmıştır. Dolu olmak'la Allah'ın nihayetsiz olan zenginliği ifade edilir, zîra O'nun nezdinde insan ilminin ihâtâdan aciz kalacağı zenginlikte rızık vardır.[20]

İbn Teymiye, 698/1298'de Hama halkının sordukları bir suale cevaben yazdığı "el-Akîdetü'l-Hameviyye" risalesinde özetle şöyle demektedir:

«Kurân'da ve sahih hadîslerde Allah'a nispet edilen vasıf ve fiiller hiç te'vil edilmeden mecaz olarak yorumlanmaksızın ve bazısı diğer bazısına irca' edilmeden olduğu gibi zahirî mânası üzere anlaşılmalıdır. İlim ve Kudret nasıl Allah'ın sıfatıysa, aynen o biçimde «vechullah», «yedullah» tabirlerinde geçen yüz ve el de Allah'ın sıfatlarıdır. İlim ve kudret nasıl te'vil edilemez ve mecaz olarak yorumlanamazsa yüz ve el de te'vil edilemez, ve mecazîdir denilemez. Denirse naslardaki ifadeler tahrif edilmiş ve saptırılmış olur. Aynı şekilde Allah'ın Arş üzerine istivası ve üst (fevk)-de oluşu da onun te'vil  edilemez muhkem sıfatıdır.»

Bu fikirlerine bakan hasımları İbn Teymiye'yi haşevî, müşebbihe ve mücessime olmakla suçlamışlar, bu kanaatlerinin yayılmasını zararlı bulduklarından yasaklanmasına karar vermişlerdi. İbn Teymiye ise «Allah'ın yüzü ve eli...... vardır, lâkin insanınki gibi ve cismanî değildir, nitekim ilim ve kudret sıfatlarındaki durum da böyledir.» demek suretiyle kendini savunmuştur.[21]

Ebu'l Hasen el-Eşârî, şöyle der:

«Yedullah (Allah'ın eli), zâtullah (Allah'ın zâtı) ile kâim bir sıfattır ki kudretten başkadır. Bu ıstıfa (seçme) yoluyla tekvin (yaratma), bunun şanındandır.»

Fakat Eşâri'nin tekvin sıfatını kudret sıfatına dönüştürdüğüne göre böyle demesi,  "yed", mutlak kudret değil; bir öznenin kudretidir mânâsına kabul edilebilir. Alimlerin çoğu da Allah-u Teâlâ hakkında "El"in kudretten veya nimetten ibâret olduğunu söylemişlerdir.[22]

İmam-i Gazali hazretleri buyurdu ki:

«Allah-u teâlâ, mekândan münezzehtir. İstiva demek, Arş'a hükümran olması, Arş'ı hükmü altına alması demektir. “Hukumdar, Irak'ı kansız olarak istiva etti” demek, “Irak'i kansız olarak ele geçirdi” demektir. Yedullah ifadesindeki yed kelimesini el gibi düşünmemelidir. Mesela “Falanca şehir, filanca valinin elinde” denilince, o şehrin valinin elinin içinde değil, onun idaresi altında olduğu anlaşılır. İstiva, Vech gibi kelimeler böyle tevil edilir.»

"Cehalet ve dalalet fırkaları, Allah-u teâlânın zâti ve sıfatı hakkında, Cenab-ı Hakk'ın münezzeh olduğu şeyleri Ona isnat ediyorlar. Bu dalaletlerine de "Selefin yolu" diyerek selefi salihîne  iftira ediyorlar. Selefin itikadını sana beyan edeyim. Yedullahtaki yed kelimesini el gibi düşünmemelidir. Mesela "Falanca şehir, falanca valinin elinde" denilince, o şehrin valinin elinin içinde değil, onun idaresi altında olduğu anlaşılır. Bu bakımdan yedullah ifadesini Allah'ın kudreti olarak anlamalıdır." [23]

Yine, İmam-i Gazali hazretlerinin bildirdiği gibi, diğer ifadeleri de böyle açıklamak gerekir. Mesela "Zillullah" ifadesine de "Allah'ın gölgesi" demek doğru değildir. Bu husustaki hadis-i şerîfi açıklarken, "Kendisinden başka himaye edenin bulunmadığı bir günde Allah-u teâlâ, yedi sınıf insani kendi himayesine alır." demelidir. Yoksa "Kendi gölgesinde gölgelendirir." dememelidir. Çünkü bu ifadeden, Cenab-ı Hakk'ın cisim olduğu gibi bir mana çıkaranlar olabilir. Nasıl "Beytullah" yani "Allah'ın evi" kelimesini, hâşâ "Allah'ın barındığı bir ev" olarak anlamıyorsak, hadis-i şerîflerde geçen "Yedullah", "Zillullah" kelimelerini de zahir manaları gibi anlamayıp, tevil etmemiz gerekir. Bir bidat ve dalalet olan selefiye sapıklığını önlemek için, İslam âlimleri muteşabih âyet ve hadisleri tevil etmişlerdir. Ancak bu tevil işinde haddi aşıp İslam âlimlerinin bildirdiklerine uymayan mana verenler de sapıtmışlardır. İslam âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bütün kitaplar, muteber değildir.[24]

"Tatarhaniyye" fetva kitabında ve "Milel ve Nihal" kitabında ve bütün Ehl-i sünnet kitaplarında "Mücessime" ve (Musebbihe) fırkalarının, "Allah, Arş üzerinde oturur, iner, yürür, eli vardır." gibi şeyler söylediklerinden dolayı kâfir oldukları yazılıdır.

Allah-u teâlânın görmesi, göz ile değildir, işitmesi kulak ile değildir. Kurân-ı Kerîm'de geçen "Yedullah" kelimesindeki "yed", hiçbir zaman organ olan "el" anlamında değildir. Vech, "yüz" anlamında değildir. İstiva da "oturmak" anlamında değildir. İstiva, "sahip olmak", "malik olmak", "emri altında olmak" demektir. Diğerleri de böyledir. Selefi salihîn denilen eski âlimler, "Allah'ın eli vardır ama bilmeyiz." dememişler, "Yedullah'ın ve diğer müteşabihlerin keyfiyetini Allah bilir." demişlerdir. Selefi denilen kimseler, selefi salihin gibi söylemiyorlar, "Keyfiyetini bilmeyiz ama Allah'ın eli vardır." diyorlar. Selefi salihin, böyle söylemiyor; "Yedullahın keyfiyetini bilemeyiz." diyor. Aradaki farkı anlamalı, küfre düşürücü benzetmelerden uzak durmalıdır.[7]

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

«Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.» (Nisa Sûresi, 58) [25][26]

Yedullah sırrı, bu âyet-i kerîmesinin anlamı içerisinde Peygamberimiz (s.a.v.)'den bugüne kadar güzel ahlakla, ilm-i Ledünle dilden dile, gönülden gönüle çok şükür gelmiş ve devam etmektedir.[27]

Kaynaklar

[1] Dr. Enver Apa, "Müteşabih Ayetler Kavramı Hakkında Tarihi ve Semantik Bir İnceleme", AÜİFD Cilt XLIII (2002) Sayı 2 s.151-152.
[2] www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=15371
[3] Haluk Songür, "İslam Hukuk Metodolojisinde Kaynaklardan Hüküm Çıkarma", SOBE, Eylül 2006-Nisan 2007, s.32.
[4] Prof. Dr. Suat Yıldırım (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi), "Yazır ile Nursi'nin Müteşabih Ayetleri Anlamaya Katkıları", Usûl, I, 1 (2004), s.49.
[5] Yeni Ümit Dergisi, Ekim / Kasım / Aralık - 2007 / 78.
[6] Doç. Dr. Ramazan Altıntaş, "Haşviyyenin Doğuşu ve Kelamî Görüşleri", eskiweb.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/251.pdf
[7] www.bilgicenneti.com/pdf-11132-d9de6a144a3cc26cb4b3c47b206a121a-mutesabih+naslarin+keyfiyeti+bilinmez.pdf
[8] www.diyanet.gov.tr/kuran/meal.asp?page_id=464
[9] www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=5&sid=39
[10] www.diyanet.gov.tr/kuran/meal.asp?page_id=117
[11] www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=5&sid=5
[12] www.diyanet.gov.tr/kuran/meal.asp?page_id=511
[13] www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=5&sid=48
[14] Cihad Tunç, Şamil İslam Ansiklopedisi, "Yedullah" maddesi, c.6, s.394-395.
[15] el-Cevherî, "es-Sıhâh", (ى د ى) md.
[16] Yard. Doç. Dr. Hasan Taşdelen, "Arap Deyim ve Atasözlerinde ‘El' Motifi", kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2009-18(2)/M10.pdf
[17] Dr. Mehmet Görmez, "Gazali Felsefesinde Varlık Mertebeleri Bakımından Hadislerin Anlaşılması ve Yorumlanması", dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/779/9976.pdf
[18] Harputlu İshak Efendi, "Diyâ-ul Kulûb" (Cevağ Veremedi), Hakikat Yayınevi.
[19] www.rahle.org/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=17100&cid=212&baslik=Ashabın İnfakı (Gazi ÇOBAN )
[20] www.menhec.com/islam/94-buhl-sehavet-cimrilik-comertlik.html
[21] Süleyman Uludağ, "İbn Teymiye", www.islah.de/siret/sir00003.pdf
[22] Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kuran Dili", Azim Dağıtım, s.283.
[23] el-Gazzâlî, "Kitâbu İlcamu'l-Avam an Ilmi'l-Kelâm".
[24] www.bilgicenneti.com/pdf-11144-3103deb68465747643608bb0f506dee6-musebbihe+veya+mucessime.pdf
[25] www.diyanet.gov.tr/kuran/meal.asp?page_id=86
[26] www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=5&sid=4
[27] Hüseyin Sabri Soyyiğit, "Sohbetler ve Mektuplar", Tibyan Yayıncılık, Kasım 2005, İzmir, c.1, s.48,52, ISBN : 975-93341-3-5.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36766572 ziyaretçi (102868819 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.