Zikir
 

Zikir

Prof. Dr. Haydar Baş

KELİME VE ISTILAH MANALARI BAKIMINDAN ZİKİR

İmanın muhafazası için ibadete yönelmek zaruridir. Zikir, ibadetin bütün sınıf veya şubelerini içine alır. İbadetlerin özü zikirdir, denebilir. Zikir Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin tecellisini kula yansıtan en kestirme bir yoldur. Bu sebepten olacak ki, Resûlullah (sav), “Zikirle Allah (cc) arasında perde yoktur.” buyurmaktadır.

Zikir hem muhabbetullahın hem de marifetullahın sebebi olup müminleri sadece cennete değil, cennetle birlikte Cemalullah'a da kavuşturur. Vuslat yolunda Hakk'a mutlak surette saliki erdirir. Zikrullah mânâ merdiveninden kulu Cenab-ı Hakk'a vasıl eder. Öyle ki, kul zikrullah sayesinde, İsminin, Sıfat-ı Barisinin ve Zatının tecellileri ile Rabbini tanımaya başlar. Bu tanıma marifet ilmi dediğimiz ilmin kesbine vesile olur ki, böylelikle kul Allah'ın sevgisine vasıl olur.

Muhabbetullah kulu ihata ettikçe artık kul daim zikir ile Rabbini zikretmeye başlar. Bu halde kul zikrullah ile bütün makamları seyretmeğe başlar. Bu vadide Tasavvufi Hakikatler'de Abdulkadir İsa der ki: “Çatı duvar üzerine, duvar da temel üzerine oturduğu gibi, her makamın da bir temeli vardır. O temel de zikirdir. (Tercüme: Ahmed Serdaroğlu; s. 63)

Zikir lügatte anmak, hatırlamak, düşünme, adı geçmek, hatırından çıkarmamak, hatırlayıp icra etmek mânâlarına gelir.

Istılahta ise, insanı Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametini düşünmeye, düşündürmeye sevk etmek mânâlarını taşıdığı gibi, birçok yerde Kurân, namaz, oruç, hatta peygamberler anlamına da gelir. Hususî mânâda zikir en yaygın olarak, tekbir, tehlil, tesbih, salavat ve vird gibi kelimelerle Hakk'ı anmak anlamına gelmektedir.

Bütün bu mânâlar tetkik edildiğinde zikrin iki mânâsının ağırlık kazandığını görürüz:

1. Unutulan şeyi hatırlamak,

2. Unutmamak için sürekli hatırda tutmak.

Zikirde aslolan birinci mânâ olup ikincisi de bu hal içindir.

Unutulup da Hatırlanmak İstenen Nedir?

Cenab-ı Hak ile kulları arasında, ruhlar ile Elest Bezmi'nde bir ahidleşme olmuş, bir misak gerçekleşmişti. Ruh, dünya âlemine gelişinden sonra, beden kafesi içerisindeki hali ve nefsânî perdeleri Rabbiyle arasını kesince o ilk meclisi hatırlamaz oldu. Ancak bu hal devam ederse, kul buhran ve bunalımdan kurtulamaz, belki de niçin yaratıldığının hikmet ve sebebini kavrayamaz. Zikir ile insan o ezelî ahidleşmedeki halini hatırlayıp kulluğunun mânâsını idrak eder. Kurân-ı Kerim, misakta verilen söze ters düşmeyi “ahdi bozmak” olarak beyan ediyor: “Onlar ki söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar.”

Bu sebeple insanlık çeşitli yollardan Elest Meclisi'ni hatırlama babından Allah'ı zikre davet edilir. Peygamberlerin ve peygamber varislerinin yaptığı da budur. Kurân-ı Kerim'de de bu husus vurgulanır:

“İlk yaradılışı bildiniz. Bu bir gerçek. O halde hâlâ tezekkür etmeyecek misiniz?”

“Hatırlat, zikre davet et. Çünkü hatırlama müminlere fayda getirir.”

İnsan, ibadetlerin özü olan zikrin meyvelerini bu vadide toplamaya başlar ve hatta mahlukata hükmeder. Nitekim, Muhammed Bakır Hazretleri, “Yıldırımlar, müslim ve gayri müslim herkese isabet eder. Bunun tek istisnası Allah'ı zikreden kimselerdir.” buyurmak suretiyle bunu ifade etmektedir.

Zikir ve türevleri iki yüz kırk yedi ayette geçmektedir. Bu ayetlerin yirmi dört tanesinde zikir kelimesi iki kere; iki tanesinde de üç kere geçmektedir. Buna göre zikir kelimesi ve türevleri Kurân-ı Kerim'de iki yüz seksen bir (281) kere geçtiği çıkmaktadır.

Zikrin hangi anlamı alınırsa alınsın, hepsinin birleştiği ortak nokta Allah-u Teala'nın hatırlanmasıdır. Kulun bütün varlığı ile Allah'a yönelmesinin tezahür şekli zikirdir. Bu zikir, dilin telaffuzu, aklın tefekkürü, kalbin Cenab-ı Hakk'ın feyiz ve tecellilerine ermesi halidir. Kulun tam mânâsıyla Allah'a yönelmesi, Allah'ın kudreti önünde eğilmesi, mutlak anlamda kulluğunu ilan etmesi demektir.

İBADETLER VE ZİKİR

Bütün ibadetlerin özü olan zikir, gerçek ıstılâhî anlamı ile, müstakil bir ibadet olarak Kurân-ı Kerim'de yer almıştır. Zikir dendiğinde asıl akla gelen, belli lafızlarla Allah'ın anılmasıdır. Bu mânâda zikir, bir nefis terbiye yolu ve metodudur.

Şimdi zikrin bu özel anlamını vurgulayan âyetleri aktaralım:

“Sabah ve akşam Rabb'inin ismini zikret.”

“Rabbinin adını an, her şeyden kalbini boşaltarak, bütün mevcudiyetinle O'na yönel.”

“Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ı zikirle (yatışır, sakinleşir) tatmin olur.”

“Ey iman edenler! Allah'ı çok zikredin.”

“Ey iman edenler! Düşmanla karşılaştığınız vakit sabredin, sabit-i kadem olun ve Allah'ı çok zikredin.”

“Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim.”

“Namazı kılıp, bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde iken Allah'ı zikredin.”

Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir kudsî hadis: “Kulum beni anıp dudaklarını benim için kıpırdattığı anda, ben onunla beraberim.”

Abdullah bin Büsr'den gelen bir rivayette; Allah Resulüne adamın biri, “Şer'i hükümler çoğaldı, bana sımsıkı sarılacağım birini söyle.” dedi. Resûlullah (sav), “Dilinden Allah'ın zikrini eksik etme. Dilin daima O'nunla yaş olsun.” buyurdu.

“Haccın menasikini ifa edip hac ibadetinizi bitirdiğinizde atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli olarak Allah'ı zikredin.” âyet-i kerimesinde buyrulan zikrin, hac ibadetinden sonra yapılan müstakil bir ibadet olduğu anlaşılmaktadır.

Aynı şekilde, “Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerine yatarken Allah'ı zikredin.” âyeti, namazdan ayrı olarak yapılması istenen zikir ibadetini ifade etmektedir.

Yukarıda mealini verdiğimiz Araf Suresi'nin 235. âyetinde geçen, “yüksek olmayan bir sesle” tabiri zikrin özel bir tarzı olduğunu ifade etmekte ve yine “sabah ve akşam” denilmesi suretiyle bu zikir için günün faziletli saatleri vurgulanmaktadır.

Nisa Süresi'nin 103. âyeti kerimesinde, “Namazı kılıp, bitirdiğiniz zaman... Allah'ı zikredin” buyrulması, zikrin özel olarak, namazdan ayrı yapılmasının da emredildiğine apaçık bir delildir.

“Muhakkak ki namaz, insanı her türlü kötülükten men eder, Allah'ı zikir en büyüktür.” âyetinde de namazla ilgili beyanın hemen ardından Allah'ı zikirden bahsedilmesi, meşrepler tarafından günümüze kadar uygulanan zikir metotları ve zikrî eğitimin Kurânî olduğunu gösteren bir diğer delildir.

Asr-ı Saadet'e baktığımızda Allah Resulü'nün ve ashabının zikir ibadetini özel mânâsıyla en güzel şekilde yaşadığını ve hatta her sahabenin ayrı bir zikir meşrebi olduğunu görüyoruz. Peygamber Efendimiz'in Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'ye, Hz. Safiyye, Hz. Cüveyriye, Ümmü Hani, Ümmü Süleym, Şeddat Bin Evs... gibi ashabın ileri gelenlerine bugünkü tabiriyle ders tarif ettiği, meşreplerine uygun vird verdiği tarihi vesikalarda kayıtlıdır.

“Zikrin efdali ve üstünü Lâilâheillallah, duanın efdal ve üstünü Elhamdülillah'tır.” buyrularak hem ayet-i kerimelerde hem de hadis-i şeriflerde dikkatler zikre çekilmiştir.

Hüzeyfetü'l Yemani der ki: Dilimin çirkin ve acı sözlülüğünden Resûlullah'a şikayet ettim, “Ya Resûlullah, dilim beni yakıyor.” dedim. Resûlullah (sav), “İstiğfardan yararlanılırken sen neredeydin? Ben yüce Allah'a günde yüz kere istiğfar ve tövbe ediyorum.” buyurdu.

Peygamberimiz, “Bir kimse hizbini (virdini veya dersini) veya bir cüzünü okumadan uyur da, onu sabah namazıyla öğle namazı arasında okursa, kendisine onu gece okumuş gibi sevap yazılır.” buyurmuştur. Bu noktada akla, “Zikrin bu kadar önemli olmasının sebebi nedir?” diye bir soru gelebilir. Bunun cevabını bir hadis-i şerif ile verelim: “İman içinizde elbisenin yıprandığı gibi yıpranır. Kalplerinizde imanın yenilenmesi için Allah'a dua ediniz.”

İbn-i Abbas şöyle buyurmuştur: “Her müminin kalbinde bir şeytan bulunur. Mümin zikr-i ilahî ile meşgul olduğunda şeytan küçülür, zikir ile uğraşmayı unutunca şeytan vesveseye devam eder.”

Kul Lailahe İllallah dediği zaman, ilahlık iddia eden nefsi, heva ve şehveti red ve inkarı kast eder. İşte zikreden kul, Lailahe ifadesindeki nefiy bölümü ile kendisine düşman olanların saltanatına son verir. İspat bölümünü ifade eden İllallah kısmı ise, Hakk'ın ve O'nun askerleri olan Kurân'ın, sünnetin, kalbin, ilmin hakimiyetini ortaya koyar. Zikir bir nurdur, kalbi kapladığı ve hakimiyeti altına aldığı zaman kalbi de, kalp gözünü de nurlandırır.

“İşte senden perdeyi kaldırdık. Bugün gözün ne kadar keskindir.” âyeti bu gerçeğin teyididir. Bu noktada artık zikrin maksadı hasıl olmuş, Bezm-i Elest'teki ruhî safiyete ulaşılmış olur.

Bütün bu deliller zikrin müstakil bir ibadet olduğunu ortaya koymaktadır. Bu eser, zikri daha ziyade bu anlamıyla tahlil edecektir. Zikrin, bütün ibadetlerin esası olmasının yanında faziletine sınır koyulamayan müstakil bir ibadet olduğu da anlaşılmalıdır.

İbadetlerin tamamı Allah'ı hatırlamak, O'na yönelmek ve O'nu bilmek içindir. Öyleyse ibadetlerden asıl maksat Allah'ı zikirdir. Bütün ibadetlerde öz, esas Allah'a yönelmek, Allah'ı hatırlamak, O'nu zikretmek olduğuna göre, ibadetlerin ruhu, özü de zikirdir.

Namaz ve Zikir

Namazın da esası ve özü Allah'ı zikirdir. Cenab-ı Hak âyet-i kerimede, “Beni anmak için namaz kıl.” buyurmak suretiyle namazdan maksadın zikir olduğunu ifade ediyor. Yine Cuma Suresi'nin 9. âyetinde “Cuma günü namaz için ezan okunup nida edildiği vakit Allah'ın zikrine koşun.” buyrulması namazın zikir mânâsında kullanıldığını beyan etmektedir.

Esasen namaz, zikrin bütün mânâlarını kâmil olarak ifade eden bir ibadettir.

Namaza iftitah tekbiri ile girilir. Hemen ardından içinde tesbih, tahmid, tenzih ve tevhid bulunan Sübhaneke okunur: “Allah'ım seni her türlü eksiklikten tenzih ederim. Hamd sanadır. İsmin ve şanın yücedir. Senden başka ilah yoktur.”

Rükûda, “Sübhane Rabbiyel Azim - Pek büyük olan Rabbim, her türlü eksiklikten münezzehsin.” diyoruz. Bu, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih manasında pek büyük bir zikirdir.

Secdede, “Sübhane Rabbiyel Ala - Pek yüce olan Rabbimi her türlü eksiklikten tenzih ederim.” demekteyiz. En açık mânâsıyla Allah'ı zikir secde halinde kendini göstermektedir. Yine aynı şekilde, rükûdan secdeye, secdeden kıyama giderken hep “Allah-u Ekber” diye tekbir getirilir ki, tekbir Allah'ın yüceliğini, azametini ifade eden en güzel bir zikirdir.

Her rekatta okunması vacip olan Fatiha Suresi de Allah'a hamd ile, “Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.” diye başlamaktadır. Hamd hem bir zikirdir, hem de şükrün ifadesidir.

Rükûdan sonra, “Semiallahu limen hamideh.” “Allah kendisine hamdedeni duydu. Rabbimiz, hamd senindir.” denir. Bu noktada Allah'a yakınlığın bir ifadesi olan ihsan gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Namazda, zikirle birlikte Allah'a yakınlık hali de en bariz şekilde yaşanır.

Namazın içinde salat ü selam da getirmekteyiz. Bu bizzat Rabbimizin bir emridir. Tahiyyatta, “Ey Peygamber, selam sana, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun, Allah'ım Muhammed ve âline salat kıl (merhamet et).” demekteyiz.

Selam verdikten sonra okunan, “Allahümme entes selamü...” ibaresi zikir kelimelerinden başka bir şey değildir. Namazdan sonra otuz üçer defa “Sübhanellah”, “Elhamdülillah”, “Allahu Ekber” demek hem sünnettir ve hem de zikrin açık bir ifadesidir.

Ayrıca kıyamdayken okunması farz olan Kurân Kerim âyetleri de başlı başına bir zikirdir. Namazın şekli de zikri sembolize eder. Varlık dünyasına göz atıldığında görülür ki, dağlar kıyam halinde, bitkiler kökleriyle secde halinde, hayvanlar rükû halinde Allah'ı zikretmektedirler. Namaz bütün mahlukatın zikrini cem etmesi sebebiyle, Allah'ı zikrin bariz bir ifadesidir. Bu noktada “Beni hatırlamak için namaz kıl.” emrini daha iyi kavramaktayız.

Namazdaki huşu, huzur, şuur ve kalbin uyanıklığı zikri ifade eder. Zikir şuuruna ermeden, gaflet içinde kılınan namaz, ağzından çıkanı kulağı duymayan insanın haline benzer. Bu gibiler hakkında Resûlullah Efendimiz, “Nice namaz kılanlar vardır ki, onların namazlarından nasipleri yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.” buyurmuştur. Allah bu halden hepimizi muhafaza buyursun.

Oruç ve Zikir

Oruç ibadeti bütün yönleriyle zikirdir. Bakara Suresi'nin 185. âyetinde, “Size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister...” buyrulur ki, bu âyet-i kerime tamamiyle oruçtan bahsetmektedir. Elbette ki tekbir getirmek bir zikirdir.

Oruç, yalnız Allah için olması sebebiyle, ihlasın bir işaretidir. Tabiî ki ihlasın olduğu yerde zikir de vardır. Bir hadis-i kudsîde, “Yalnız oruç Bana aittir. Orucun mükafatını Ben veririm.” buyrulmuştur.

Oruçlu insan her an ibadet halindedir. Eline, ayağına, gözüne, kulağına, azalarına hakim olur. Adeta onlara da oruç tutturur.

Hz. Resulullah'ın (sav) oruç hakkında bir hadis-i şerifi şöyledir: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur. Aziz ve Celil olan Allah buyurur ki: Kulum yemesini, içmesini, şehvetini ancak Benim (rızam) için terk etmiştir. O halde oruç Benim içindir. Mükafatını da ancak Ben veririm.”

“Herşeyin (girilecek bir) kapısı vardır. İbadetin kapısı da oruçtur.”

Neticede, ihlas ve ihsan sırrını taşıyan oruç, zikri temel almakta, zikir esası üzerine oturmaktadır. Gerçek orucu daim zikir hali olarak da tarif edebiliriz.

Zekat ve Zikir

Zekat, İslam'ın beş şartından biridir. Cenab-ı Hakk'ın bir emridir. Bakara Suresi'nde, “Namazı kılın ve zekatı verin.” buyrulmaktadır. tövbe Suresi'nde de Allah-u Teala, “Onlar ki altın ve gümüşü kenz edip, saklarlar. Allah uğrunda infak etmezler. İşte onlara elem verici azabı müjdele.” buyurmuştur.

Zekat ve sadaka Allah için, Allah adına, Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle verilir. Maksat bu olmadıktan sonra ne kadar yardım yapılırsa yapılsın, bunlar zekat yerine geçmez. Demek ki, zekatı verirken de kalben Allah'ı anmamız, hatırlamamız gerekmektedir. Zekat ibadetinin de Allah'ı anmak için bir vesile olduğunu görüyoruz. Zekatın özünün Allah'ı zikir olduğuna dair bir başka delil de, namazla zekatın pek çok âyet-i kerimede yan yana zikredilmesidir.

Zekat ibadetinin diğer bir yönü de, insanları Allah'ın verdiği nimete karşı şükre yöneltmesidir.

“Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tavsiyesinde bulunurlar. Allah'ın bol nimetinden kendilerine verdiğini gizlerler.”

“Rabbinin nimetini anlat.”

Zekat, Allah'tan gelen nimete bir şükür ve Allah'ın rızasını dileyerek, ismini anarak yerine getirilen bir ibadet olması sebebiyle özünde zikir nüktesini taşımaktadır.

Hac ve Zikir

Hac mahiyet itibari ile bir zikir ibadetidir. Hac menasiki baştan başa Cenab-ı Hakk'ı zikir ile ifa edilmektedir. Hiçbir menasik yoktur ki, zikir olmasın. Zaten Allah (cc) emri olduğu için hac zikirdir. “İnsanları hac etmeye çağır ki, yaya olarak zayıf develer üzerinde bulunarak her uzak yollardan sana gelsinler.” ve “Kendileri için menfaatli olan şeyleri müşahede ve elde etsinler diye...” buyruluyor.

Peygamber (sav) Efendimiz de, “Kim ki hac eder, kötü söz konuşmaz ve istikametten ayrılmazsa, annesinden yeni doğmuş gibi bütün günahlardan sıyrılır.” buyuruyor. Dikkat edilirse zikrin ve haccın gayesi netice itibari ile aynıdır ve insanı temizlemektir. O halde hac da zikir demektir, zikrin gayesi olan temizlenmeyi elde etmek demektir.

Nitekim haccın menasiki içinde Allah'ı tekbir ve telbiye gibi ibadetler, zikir cümlesindendir. Bu bakımdan hac, hem cehrî, hem fiilî ve hem de kalbî bir zikirdir.

ZİKİRDE LAFIZ VE MÂNÂ BÜTÜNLÜĞÜ

Zikirdeki hakim unsur, Allah'ı tevhiddir. Esasen nereden bakılırsa bakılsın bütün mânâlar, cihetler ve bütün ibadetler, Allah'ın birliğini, noksan sıfatlardan münezzeh kemâl sıfatlarla muttasıf olduğunu vurgulamaya yöneliktir. Bu aynı zamanda İslam'ın özü ve hakikatidir.

Tevhid, kâinatta zerreden kürreye her şeyde ve her yerde hakim olan yegane hakikattir. Bütün ilimlerin, hikmetin esası, sebeplerin sebebi; âlemdeki tevhid hakikatidir. Peygamberlerin davası, Kurân'ın mesajı da yine tevhiddir.

İşte zikirde mânâ bu ezelî ve ebedî gerçeği vurgulamaktadır. Zikir lafızları bu yüce mânânın hakikati durumundadır. Bu hikmet nevinden olmak üzere zikir lafızlarında bir bütünlük görmekteyiz. Bu bakımdan tevhidi en öz şekilde vurgulayan iki önemli zikir lafzını ele alalım:

Kelime-i Tevhid

Kelime-i tevhid, başta Kurân-ı Kerim olmak üzere bütün semâvî kitapların esası durumundadır. Bu yüce kelime aynı zamanda bütün semâvî dinlerin mesajıdır. Bu sebeple Allah Resulü, “Zikrin en efdali Lailahe İllallahtır.” buyurmuştur. Yine Lailahe İllallah kelimesinin imanın tazelenmesinde vesile olduğunu, bir defa ihlas ile tevhid kelimesini söyleyenin cennete gireceğini haber vermiştir.

Tevhid kelimesinde mânâ itibariyle iki önemli cihet vardır:

* Nefy, yani red ciheti: “Lailahe” kelimesiyle anlatılır. Allah'tan başka bütün ilahlar reddedilir. “Lailahe” demek Allah'tan başka ibadet edecek mabud, ilah yoktur demektir. Bu red kelimesi, kalpte masiva cinsinden olan bütün duygu, his ve hatıraları silmeye yöneliktir. Tevhid kelimesine ısrarla ve samimiyetle devam edildiğinde kalpten haram ve günah sayılabilecek her türlü varidat çıkar gider. Bu fıtrî temayüllerin önündeki engelleri kaldırmak, Allah'a koşuşun mücadelesini vermektir. Tevhid cümlesinin bu ilk kelimesi adeta bir temizlik ve ayıklama girişimdir. Kalbi Allah'a hazır etmenin bir gayretidir.

* İspat, yani tasdik ciheti: “İllallah” kelimesiyle ifade edilir. “Ancak Allah vardır.” demektir. Bu bir tasdiktir, ispattır. Bu, Allah'ı zikrin, O'na yönelmenin, O'nu sevmenin, O'nun tecellilerine mazhar olmanın en bariz, en güzel ifadesidir.

“Ancak Allah vardır.” demek “Hakikî mabud, hakikî matlub, hakikî maksud, hakikî mahbub O'dur.” demektir. Hatta hakikî mevcut O'dur demektir. “İllallah” kelimesinin lafzında da büyük hikmetler saklıdır. “İllallah” kelimesi mutlak olarak Allah'ı anlatır. Elif harfi kaldırıldığında geriye kalan “lehü” ifadesi de yine Allah demektir. Lam harfi kaldırıldığında geriye “hü” ifadesi kalır ki, bu da zamir olarak, Allah demektir.

Lafza-i Celâl

Bu yüce isme bütün esmaü'l-hüsnayı mânâ olarak bünyesinde taşıması sebebiyle, İsm-i Azam da denir. Allah'ın birliğini vurgulayan iki güzel isim daha vardır ki, bunlar da İsm-i Azam'dır: Vahid ve Ehad .

Vahid, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarındaki, Ehad ise zatındaki tekliği ifade eder. Allah Vahid'dir ve Ehad'dır. Sıfatlarında ve zatında tektir, eşi ve benzeri yoktur. Allah ism-i şerifi özel bir isimdir ve hiçbir kelime bunun yerini tutamaz. Bu bakımdan Allah kelimesi en büyük zikir kelimesidir. En büyük dava da Allah'ı zikir ve bu zikri kalplere yerleştirmektir.

Bu noktada şu gerçeği açıklamak yerinde olur: Zikir bütün ibadetlerin özünü teşkil ettiği gibi, aynı zamanda müstakil bir ibadettir. Tasavvufî mânâda tesbihatı, tekbiri, istiğfarı, takdisi, tahlili de içine alan zikir yönüyle bir hususiyet arz eder.

Zikir, tevhidi kalpte hakim kılmanın yegane yoludur. Tevhid, kelam ilminin kurallarıyla işin söz kısmını incelemek değil, zikir yoluyla birtakım mertebeleri geçmek, Allah'ın birliğine kalbî yolla ulaşmak demektir.

O halde, tevhidin özüne Lailahe İllallah kelimesiyle ulaşılabilir. Ancak bu kelimeyi yalnız dil ile söyleyip derinliğine inmemek, şuuruna vakıf olmamak; aranılan o hakikate insanı ulaştıramaz. Asıl mesele bu zikri kalbe indirmek, orayı temizlemektir. Zikrin hakikatine ulaşmak budur.

İmam-ı Gazalî, İhya-u Ulumi'd-din adlı eserinde bu hakikati şöyle vurgular: “Tevhid iç içe iki perdesi olan kıymetli bir cevherdir. İnsanlar özü tamamen unuttular da, dışındaki kabuğa ve bu kabuğu korumaya tevhid adını verdiler. Birincisi yani dış kabuk veya perde: Dil ile Lailahe İllallah demektir ki, buna Hıristiyanların tasrih ettikleri teslisi bozan tevhid adı verilir. Fakat bu tevhid içi dışına uymayan münafıktan da duyulabilir. İkinci perde: Dilin söylediği bu tevhidi kalbin inkar etmemesi, belki buna inanıp tasdik etmesidir. Bu ise avam tabakasının tevhididir. İşte kelamcılar tevhid cevherinin bu iç kabuğunu bidatçilerin karıştırmasından koruyabilirler. Üçüncüsü ki özdür, vasıta ve sebeplere iltifattan insanı alıkoyacak şekilde her şeyi Allah-u Teala'dan bilmek ve ibadetini yalnız O'na tahsis edip, başkasına kulluk etmemektir.

Heva ve hevesinin ardından sürüklenenler nefislerini mabûd tanıdıklarından bu tevhid dışında kalırlar. Nitekim Allah-u Teala bu gibiler hakkında, ‘Nefislerini ilah tanıyanları görür müsün?' buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bu gibiler hakkında, ‘Yeryüzünde tapılan tanrılardan, Allah-u Teala'nın en çok buğzettiği heva-i nefs'tir.' buyurmuştur. Gerçek şu ki, iyi düşünen kimse, puta tapan kişinin de heva-i nefsine tapmış olduğunu anlar."

Ancak ısrarlı ve devamlı zikir insanı tevhidin hakikatine ulaştırır. Nefis dahil bütün putlar, zikrin kalbe yerleşmesi oranında kalpten izale olurlar. Zikir kalbi kapladığında, insan yüzünü Allah'a çevirir. Allah'a dönmek sadece bedenin kıbleye dönmesiyle gerçekleşmez. Kabe bir ölçüdür. Kıbleye yönelmek, yüzün Allah'a çevrilmesinin bir sembolüdür.

Gazalî bu konuda şöyle der: “Halbuki ‘Yüzümü, yerleri ve gökleri yaratan Allah-u Teala'ya yönelttim.' cümlesi tevhidin gerçekliğinden haber veren bir cümledir. Tevhid eden ancak Bir'i görür ve ancak Bir'e yönelir ki, bu da Allah-u Teala'nın ‘Allah da, onları bırak kendi batıl sözlerinde eğlensinler.' ferman-ı ilahîsine uymak demektir. Dil, kalbe tercümandır. Bazen doğru, bazen de yalancı olur. Allah-u Teala'nın nazargâhı, dilin tercümanı olduğu kalptir. Tevhidin kökü ve kaynağı da bu kalptir.”

Zikrin hedefi, tevhidin kökü ve kaynağı olan bu mutmain kalbi elde etmektir. Zikirdeki lafız ve mânâ bütünlüğü ile kastedilen budur. İnsan samimiyetle zikrettiğinde zikir kademe kademe kalbe geçer ve orada hakim olur. Söz ve kelimeler, tevhidin yüce anlamıyla kalbe oturur. Bu kalbin sahibi, âleme ve insanlığa fayda getiren, kâinatı ihya eden bir mimar durumundadır.

Bütün ibadetlerin özü, aynı zamanda müstakil bir mânâsı bulunan özel bir ibadet olan zikir, Kurân literatüründe, hadislerde yer aldığı şekliyle ve Resulullah'ın hayatında uygulanış tarzıyla Asr-ı Saadette ne idi? Daha sonra bu hususta ne gibi sapmalar oldu? Zikir denince gerçek anlamıyla ne anlaşılmalıdır? Bu hususları ileriki bölümlerimizde konu edindik.

Zikir, Asr-ı Saadet'te müstakil bir ibadet olarak ele alınıyor ve icra ediliyordu. Zikrin belli lafızları vardır. Kelime-i Tevhid ve İsm-i Celal başta olmak üzere, hadislerde lafızları beyan edilen zikir cümleleri huşu ve huzurla icra ediliyordu.

Cenab-ı Hak, “Hatırlat, hatırlatmak müminlere fayda verir.” buyurmak suretiyle Resulünü zikre ve zikrin gerçeğini öğrenmeye teşvik etmiştir.

ZİKRİN FAZİLETİ ÜZERİNE BAZI TAHLİLLER

En başta ifade edelim ki, Cenab-ı Hakk'ın ifadesiyle, “zikir en büyük şeydir”. Bu hüküm bizzat Cenab-ı Hakk'a aittir. Kurân-ı Kerim'de zikredilir: “Allah'ı zikir her şeyden büyüktür.”

Bu hükmün dinin direği konumundaki namazın beyanından sonra ortaya konması çok dikkat çekicidir. Allah-u Zü'l-Celal Hazretleri bu âyet-i kerimede hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın Allah'ı zikrin en büyük şey olduğunu vurguluyor.

“Allah'ı zikir her şeyden büyüktür.” âyet-i kerimesinin hükmü için İbn-i Abbas, “Bu âyetin tefsirinde iki tercih var. Birisi; Allah'ın sizi zikretmesi, sizin O'nu zikretmenizden daha büyüktür. İkincisi; Allah'ı zikir, zikirsiz olan her ibadetten üstündür.” demiştir.

Zikrin en büyük oluşu, zikredilenin azamet, kudret ve heybetinin büyüklüğündendir. Cenab-ı Hakk'ın Esma-i ilahîsinden biri de “El-Kebir”dir. Bütün ibadetlerde hatta günlük hayatta bir parola haline gelmiş olan Allah-u Ekber, Allah büyüktür ifadesi, O'nun kudretinin, azametinin bir işaretidir. O halde Ekber olan Allah'ı zikretmek de en büyük iştir.

Zikir, imanın dil ve kalp ile itiraf ve ifade edilmesidir. Bildiğimiz gibi iman, tevhid kelimesiyle ifade edilir. Bu, zikrin en efdalidir. Nitekim hadis-i şerifte, “Zikrin en efdali lâilâhe illallah demektir.” buyrulmuştur.

İman, kalp ile tasdik, dil ile ikrar ise, kalp ile tasdik kalbin zikri, dil ile ikrar ise dilin zikridir. Böylece zikir bizim imanımızın ilanı olmaktadır ki, bu bakımdan da zikir en büyüktür.

Kurân'ın zikir anlamına gelmesi de zikrin en büyük şey olduğuna delildir.

“Şüphesiz zikri (Kurân'ı) Biz indirdik ve muhakkak ki Biz O'nu koruyacağız.” âyetinde geçen zikir kelimesinin Kurân anlamına geldiğini daha önce ifade etmiştik. Kurân Kelimetullah'tır. Kelam-ı Kadim'dir ve mahluk değildir. Allah'ın kelamının toplandığı Kurân-ı Kerim, dağların ve taşların taşıyamayacağı bir ağırlık ve büyüklüktedir. Öyleyse Kurân anlamına gelen zikir de en büyük bir iş olmaktadır. Zira kelimetullah olan Kurân'dan daha büyük hiçbir varlık düşünülemez. Bu bakımdan Kurân anlamına gelen zikir en büyük şeydir.

Peygamberlerin zikir anlamına gelmesi de zikrin en büyük şey olduğuna ayrı bir delildir. Zira peygamberler, Allah'ın insanlar arasından seçtiği mümtaz simalar ve Hakk'ı halka tebliğ eden yüce elçilerdir. Özellikle son peygamber Hz. Muhammed (sav) bütün peygamberler içinde özel bir yere sahiptir. O, hilkat sebebidir, mahlukatın en şereflisidir. Âlemlere rahmettir. Cümle âlem, onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır ve o, Allah'ın habibidir.

“Allah'tan korkun ey gönül erbabı; Allah size gerçek bir zikir indirmiştir. O zikir, iman edip de, güzel ve temiz amellerde bulunanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Allah'ın her şeyi açık açık bildiren âyetlerini size okuyup duran bir Resul'dür

“Habibim, sen onlara hiç durmadan zikir yoluyla öğüt ver. Sen sadece bir müzekkir (zikir yoluyla eğiten) sin.”

İnsanlık içinde en mübarek simaların peygamberler oluşu ve peygamberlerin de zikir anlamına gelmesi, zikrin büyüklüğünü teyid eden bir delildir.

Zikrin ibadetlerin özü olması da zikrin her şeyden büyük olduğunu ifade eder.

Zikir, kulluğun esasını teşkil eder. Bu bakımdan da en büyük şeydir. İnsanın yaratılış gayesi kulluk, kulluğun gayesi de Allah'a ibadettir. İbadetin özü Allah'a yönelmek, Allah'a yönelmenin en güzel ifadesi de zikrullahtır. Netice olarak, daha önce beyan ettiğimiz gibi, zikir bütün ibadetlerin özüdür.

Cenab-ı Hak, “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyurmak suretiyle yaratılış gayesini anlatmıştır. İbadetin özü de Allah'a yönelmektir ki, bunun zikirle olan münasebetini Cenab-ı Hak şöyle anlatır: “Rabbinin adını zikret ve bütün mevcudiyetinle O'na yönel.”

Bir hadis-i kudsîde bu gerçeğe işaretle, “Kulum Beni zikredip dudaklarını benim için kıpırdattığı anda Ben onunla beraberim.” buyrulmuştur. İnsan için en büyük şey, yaratılış gayesini bilmektir. O halde yaratılış gayesi olan ibadetlerin özünü meydana getiren zikrin de en büyük şey olması gerekir. Kulluk ve ibadet açısından da zikir en büyük şeydir.

Netice olarak zikir, her halükarda en büyük iştir. Âlemlerin Rabbine, O'nun azamet, kudret ve heybetine sığınmadır. Bunun için zikir mahlukatın en önemli işidir. Canlı-cansız bütün varlıkların ortak lisan-ı halidir. Nitekim mahlukatın bu ortak özelliği âyet-i kerimede şöyle anlatılır: “(Ey Resulüm) görmedin mi ki, gökte olanlar, yerdekiler, havada kanatlarını çırparak uçan kuşlar, gerçekte hep Allah'ı tesbih ediyorlar. Bunların her biri duasını da, tesbihini de bilmiştir. (Allah'ın kendilerine has kıldığı vazifeyi şaşırmazlar.) Allah da bütün yaptıklarını bilir.”

Rahman Suresi'nin 6. âyetinde, “Nebat da, ağaç da (yaradılışları icabı hep Rahman'a) secde ederler (emrine boyun eğerler).” buyrulmuştur.

Bu iş elbette ki en ulvî, en aziz, en büyük bir iştir. İşte bu, mahlukatın yaratılış nüktesi, gayesi, hikmeti olan zikrullahtır. Onun için zikir en büyüktür.

İLAHİ BİR EMİR OLARAK ZİKİR

Zikir de, namaz, oruç, hac gibi bir emr-i Rabbanî'dir. Tek farkla ki bu emir, bütün emirlerin üstündedir. İbadetlerin emir olması da, zaten zikir nüktesi sebebiyledir.

Yunus Emre bu gerçeğe işaretle:

“Evvel bize farz olan lâilâhe illallah

Farzdan evvel farz olan lâilâhe illallah

Dört kitabın mânâsı lâilâhe illallah

Siler kalplerden pası lâilâhe illallah" demektedir.

Burada önemli bir hususa da değinmemiz gerekmektedir. Günümüzde, zikrullah ibadeti nafile ibadetler nevinden faziletli bir ibadet olarak kabul edilmektedir ki, bu çok yanlış bir telakkidir. Yüzlerce âyet-i kerime, zikri bir emir olarak vurgulamaktadır:

“Rabbinin ismini zikret, yalnız O'na yönel.”

“Sabah ve akşam Rabbinin ismini zikret.”

“Ey iman edenler! Allah'ı çok zikrediniz.”

“Rabbini içinden, korkarak, yalvararak, fakat yüksek olmayan bir sesle, sabah ve akşam zikret, gafillerden olma.”

“Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ı zikirle yatışır, sakinleşir.”

“Namazı kılıp bitirdiğiniz zaman, ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere yatarken Allah'ı zikrediniz.”

“Siz Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim.”

“Allah'ı zikretmek, elbette en büyük ibadettir.”

“Allah'ın güzel isimleri vardır. O'na, onlarla dua ediniz.”

“Allah'ı çok zikreden erkeklerle, Allah'ı çok zikreden kadınlar için, Allah bir mağfiret, pek büyük bir ecir ve mükafat hazırlamıştır.”

“Ey müminler! Allah'ı çok zikrediniz ve O'nu sabah ve akşam tesbih ediniz.”

“Hacca müteallik ibadetlerinizi bitirdiğinizde, zaman-ı cahiliyette babalarınızı andığınız gibi ve hatta daha kuvvetli bir surette Allah'ı zikrediniz.”

“Müzdelife'de de Allah'ı zikrediniz. Size Allah'ın bu güzel menasiki hidayet ettiği gibi, siz de O'nu zikrediniz.”

“Rabbinin ismini sabah akşam zikret habîbim, Allah'ın zikrine bütün vakitlerde devam et.”

“Ey iman edenler, düşmanla karşılaştığınız vakit sabredin ve Allah'ı çok zikredin.”

“Rabbini çok zikret ve akşam sabah tesbih eyle.”

Zikrin bir emir olduğunu açıkça beyan eden ve sadece bir kaçını sıraladığımız bu âyet-i kerimeler zikrullahın önemini apaçık anlatmaktadır. Mesela sadece tek bir âyetle sabit olan abdest emrine uymamak, abdesti terk etmek ve bunda isyan etmek kişiyi küfre bile götürecek kadar büyük bir günah iken, bu kadar sayıda âyet ile emredilen zikrullahı terk etmenin hiçbir mazereti olmaz. Bu hakikatlerin ışığında nasıl, nerede, ne kadar zikretmeliyiz? gibi suallerin cevaplarını tespit etmek yerinde olur.

Kurân-ı Kerim bize, ayaktayken, otururken ve yatarken olmak üzere üç halde zikri emrediyor. İnsan yaşantısı boyunca bu üç halden başka bir halde olamayacağına göre, buradaki nükte hayatımızın her anını zikirle geçirmemizin gerekliliğidir. Rûhu'l-Beyan tefsiri bu gerçeği şöyle ifade eder: “Allahu Teala'nın zikrine devam ediniz, murakabesini muhafaza ediniz ve her halde dua ve münacaatta bulununuz. Hatta kılıç çalarken ve düşmanla çarpışırken de. Nitekim diğer âyet-i kerime'de Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Düşmanla karşılaştığınızda onu durdurunuz, yakalayınız ve Allah'ı çok zikrediniz ki felah bulasınız.”

Netice olarak, anlaşılan şudur ki, zikrin belli bir şekli yoktur. Her zaman, her halde ve her şart altında yapılabilir. Bu yalnız zikrullah ibadetine mahsus bir haldir.

Kurân-ı Kerim zikrin miktarını “kesira-çok çok” ifadesiyle anlatıyor. Bu ifade bize zikrullaha bir sınır konulamayacağını göstermektedir. Kul, takati, gücü kuvveti elverdiği kadar zikretmelidir. Çünkü her ibadete bir sınır konduğu halde, zikre hiçbir sınır çizilmemiştir.

Zikir için ne belli bir zaman, ne de belli bir mekan kaydı yoktur. Her zaman ve her yerde zikir yapılabilir. Hiçbir şart zikre engel teşkil edemez. Çünkü her zaman her ve her yerde hazır, nazır olan, Cenab-ı Hak'tır. O her yerdedir. O'na ne bir zaman, ne de bir mekan tayin edilebilir. O halde zamanın zamanı, mekanın mekanı olan Cenab-ı Hakk'ı zikretmenin de yeri, zamanı olmaz. Her yerde ve her halde yapılabilir.

Zikrullah, yüce mertebesi, insan üzerindeki müspet tesiri, Allah katındaki değeriyle bütün ibadetlerin üzerinde bir yere sahiptir. Zaman ve mekanla kayıtlanamayan kulun Allah'la her an murakabe halinde olmasını temin eden bu büyük nimet, Cenab-ı Hakk'ın kullarına bir lütfudur.

“Allah'ı zikir, taatların efdalidir. Çünkü zikrin sevabı Allah'ın kulunu zikretmesidir. Nitekim bunun delili, ‘Siz Beni zikrediniz ki, Ben de sizi zikredeyim.” âyetidir. Diğer bir delili de şu hadis-i kudsîdir: Kulum Beni zikrettikçe, Ben onunla beraberim."

“Sabit-i Benani, ‘Rabbimin beni ne zaman zikrettiğini ben bilirim.' dedi. Halk başına toplandı ve ‘Bunu nasıl bilebilirsin?' dediler. O, ‘Kolay bir şeydir. Ne zaman ben Rabbimi zikredersem, Rabbim de beni zikreder.' Dedi”

Kurtubi, bu âyetin tefsirinde, “Zikir unutmanın zıddıdır. Cenab-ı Hak Beni İsrail'e âyet-i kerimesiyle, ‘Size verdiğim nimetleri yâd edin.' buyurduğu halde, Ümmet-i Muhammed ise nimeti veren Zat-ı Bâkî'yi zikre davet etmekle şereflendirmiştir.” demektedir.

Rabbü'l-Âlemin'in kulunu zikretmesi, kul için bir af ve mağfiret sebebidir ki, bu en büyük şeref ve fazilettir.

İnsanın iç âlemine zikir kadar tesir eden hiçbir şeyin olamayacağı fıtrî bir hakikattir. İnsan zikrullaha devam ettiği müddetçe şeytanî ve nefsanî vesveselerden uzak olur, huzur ve sükun bulur. Böyle bir kimselerin yanında Allah anıldığında kalbi korkuyla ve heybetle titrer.

“Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah (cc) zikredildiği zaman kalpleri korkarak ürperir, onlara âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.”

ALLAH RESULÜNÜ TANIMADA ZİKRİN FONKSİYONU

Resul-i Ekrem'i ve O'nun şahsında yücelen birtakım ahlâkî faziletleri anlayıp idrak edebilmek ancak zikir ehline has bir iştir. Şu âyet, bu tespitimize delil teşkil eder: “Şanın hakkı için muhakkak ki size siret-i Muhammediyye'de, her nokta-i nazardan pek güzel bir örnek vardır. Allah'a ve ahiret gününe ümit besler olup da Allah'ı çok zikretmekte olan kimseler için, yoksa sadece dünya hayatı ve ziynetini arayanlar ve Allah'ı ve ahireti düşünmeyenler için değil.”

Bu âyetin tefsirinde şöyle deniyor: Zikr-i kesir bütün vakitlerde, bütün hallerde yapılmalıdır. Allah'a vuslat ve ahirette kurtuluş bulabilmek için ibadet ve taata devam etmek sonucunu verecek zikr-i kesir (çok çok zikir) lazımdır ve böylece Resûlullah'a uymuş ve o mübarek zatı kendisine örnek almış olduğu tahakkuk eder."

Hakk'a yaklaşmak ve Hakk'ı zikretmekte, ihlaslı, samimi ve teşvikçi bir dostun rolünü Cenab-ı Hak âyet-i kerimede şöyle beyan ediyor:

“Kardeşim Harun'u bana vezir et ki, seni çok tesbih edelim ve çok zikreyleyelim.” Demek ki Resul-i Ekrem'i anlamak da kâmil anlamda zikir ehline mahsustur. Bu, zikir yoluyla insanın idrakinin genişlediğine ve zikrin faziletine bir diğer delildir.

GÖNÜLLERİN DEVASI OLARAK ZİKRULLAH

İnsanın huzur ve sükuna erebilmesi, ancak, vücudun kontrol mekanizması durumunda olan kalbin mutmain olabilmesi ile mümkündür. Takdir-i ilahînin bir gereği olarak kalpler de ancak Allah'ı zikirle mutmain olur. Bu gerçek hem aklen, hem naklen, ve hem de tecrübî müşahede ile sabittir. “...iman edenler, Allah'ın zikriyle kalpleri huzur ve sükuna kavuşmuştur. Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur ve sükun bulur.”. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kurân Dili isimli tefsirinin 4. cildinde 2985. sayfada bu âyetin tefsiriyle ilgili şöyle diyor: “Allah deyince, fikirler gaye-i teharrisine ermiş, mantıklar durmuş, bütün hissiyat, bütün ümitler ve korkular son merciine dayanmış bulunur. Allah'ı zikretmeyen gafil veya kafir kalpler hiçbir zaman ızdıraptan kurtulamaz ve huzur-u kalp veya ‘cemiyet-i dil' denilen saadet itminanı bulamaz.”

Zikir, kalplerin mutmain olmasına vesile olmakla kalmayıp iki cihan saadetinin de temeli olmakla büyük bir şerefe sahiptir. Zikredenler için hesapsız ecir ve fazilet vardır. “Allah'ı çok zikreden erkeklerle kadınlar; Allah onlar için mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır.”

Ebedî saadete erecek olan iman ehli kimseler, bir günah işleyip de nefislerine zulmettikleri vakit derhal tövbe ve zikre sarılırlar. “Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı anarak (zikrederek) hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar (var ya) ...”

Şeytanın vesvese ve tuzaklarına karşı en etkili silah şüphesiz zikrullahtır. Basiret sahibi, muttaki insanlar bu hakikate vakıf olduklarından şeytanın hile ve desiselerini Allah'ın ismini anarak bozarlar.

AFFEDİLME VESİLESİ OLARAK ZİKRULLAH

Zikrin, günahları yok etmesi de onun fazilet ve şerefine dair bir delildir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Yalnız Allah rızası için toplanıp zikrullah edenlere, göklerden bir münadi şöyle seslenir: Yerinizden mağfiret edildiğiniz halde kalkınız. Muhakkak, günahlarınızı sevaplara çevirdim.”

“Nerede bir cemaat toplanır ve Allah'ı zikrederlerse melaikeler onları kuşatır, etraflarında döner. İlahî rahmet onları toplar ve Allah-u Teala kendi katında olanlara onları anlatır.”

“Salihler meclisinde bir kere bulunmak, iki milyon kere kötü meclislerde bulunmanın hatalarını bağışlatır.”

Resul-i Ekrem, “Ademoğlu zikrullahtan daha ziyade kendisini Allah'ın azabından koruyabilecek bir amel işlememiştir.” Buyurdu. Ashab, “Allah uğrunda cihat etmek de zikrullahın yerini tutmaz mı?” diye sordular. Resul-i Ekrem (sav), “Allah uğrunda cihat da bu dereceyi tutamaz. Ancak kılıcın ile kırılıncaya kadar vuruşup, üç kılıç eskitirsen (yani ciddi ve devamlı harp hali ile) bu dereceyi alabilirsin.” buyurdu.

“Cennet bahçelerinde eğlenmek isteyenler Allah'ı çok zikretsinler.”

Her ibadetin birden yedi yüze kadar karşılığı, mükafatı olduğu halde zikir böyle değildir. Zikrin karşılığı Allah'ın af ve mağfiretidir. Bu ise zikrin fazilet ve şerefine delildir.

Bilindiği gibi savaş hali ölüme en yakın olduğumuz bir andır. Böyle tehlikeli ve hayatî bir anda zikrin emredilmesi, zikrullahın önemine, faziletine ve şerefine bir delildir. Demek ki en tehlikeli anlarda bile Allah'ın zikri dilden düşürülmeyecek, kalpten çıkarılmayacaktır. En önemli şey Allah'ın zikridir. Bu zikir gaye ve istikameti belirlenmelidir ki, batıl ve faydasız şeyler uğruna insan hayatını feda etmesin. Bu bakımdan zikir her an gereklidir. Bilhassa harp zamanlarında, düşmanla karşılaşıldığında zafer kazanılması ancak dilin ve gönlün beraber zikretmesiyle mümkündür.

Şehit olmak gayesiyle harp meydanına çıkıldığında da yine Allah'ın zikri dilden ve gönülden düşürülmemelidir ki, maksat hasıl olsun.

Enfal Suresi'nin 45. âyetinde, “Ey iman edenler! Bir düşman topluluğuyla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki kurtulabilesiniz.” buyrulmaktadır. Şehadet mertebesine erebilmenin yegane şartı “ilayı kelimetullah” uğruna savaşmaktır. Bu da bir niyet ve niyeti ihlasla birleştirme meselesidir. Bu ise Allah isminin bu âlemde yücelip hakim kılınması ile mümkündür.

İnsanın son nefeste kelime-i tevhid ve şehadeti tasdikle gitmesi imanını kurtarması için yegane şarttır. Aksi halde ebedî bir hüsran söz konusudur. Buradan son nefeste zikrin önemini anlamış oluyoruz ki, bu da zikrullahın faziletine ayrı bir delildir.

Kelime-i tevhid bir zikir cümlesidir. Bu cümlenin dil ve kalp ile söylenmesi ve tasdiki dilin ve kalbin zikridir. Demek ki son nefeste zikir, kurtuluşun ve ebedî saadetin şartıdır.

Resul-i Ekrem'e, “Hangi amel daha faziletlidir?” diye sorulduğunda, “Dilin Allah Allah derken ölmendir.” buyurmuştur.

Herhangi bir şeyin fazileti onun neticesinden anlaşılır. Son nefeste imanla gitmenin neticesi ebedî saadettir. Son nefeste imanın kurtulması da ancak zikrullah sayesinde mümkün olmaktadır. Demek ki zikirde sonsuz bir saadetin sır ve hikmeti gizlidir.

MUHABBET VESİLESİ OLARAK ZİKRULLAH

Allah'ı zikir, tefekkür yoluyla marifete ve kalp yoluyla muhabbete bir vesiledir. Kulun zikri ne ise fikri de odur. Yani fikri zikrine göredir. Bu bakımdan kulun meyli, muhabbeti çok önem taşır. Zikrullah kulun Allah'a olan muhabbetinin ilanı mahiyetindedir.

Resûlullah buyurdular ki: Allah Teala hazretleri şöyle buyuruyor: “Kulum, hakkımda nasıl bir zan yürütürse ben öyleyim. Kulum Beni zikrettiği zaman Ben onun yanındayım. Eğer o Beni kendi nefsinde zikrederse Ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Eğer o Beni bir topluluk içinde zikrederse Ben de onu içinde zikrettiği topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim. O Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gelirim.”

“Kullarımdan velilerim, yarattıklarımdan sevdiklerim Beni zikredenlerdir ki, zikirlerine karşılık Ben de onları zikrederim.”

“Ey Ademoğlu, sen Beni zikrettikçe Bana şükredersin, Beni unuttukça da Bana nankörlük edersin.”

Zikrin muhabbetullaha ve Allah'a yaklaşmaya bir vesile oluşu onun fazilet ve şerefine ayrı bir delildir.

Zikir, insanın kalbine muhabbet ve marifet tohumunu ektiği için kişiye hayat verir. Zikirden mahrum olan kalp ise ölüdür. Sadece bu hakikat bile zikrin şerefinin ispatıdır.

Peygamberimiz buyururlar ki: “Rabbini zikredenle zikretmeyenin misali diri ile ölüye benzer.”

“İçinde Allah'ın zikredildiği ev ile, içinde Allah'ın zikredilmediği evin misali diri ile ölü gibidir.”

İNSANI HAYIRLI KILMASI BAKIMINDAN ZİKRULLAH

Peygamberimiz (sav), “Size hayırlı olanlarınızı haber vereyim mi?” diye sordu. “Evet, ya Resûlullah haber ver.” dediler. Peygamberimiz (sav), “Sizin hayırlı olanlarınız onlardır ki, kendileri görüldükleri zaman yüce Allah hatırlanır, anılır.” Buyurdu.

Resûlullah, “Amellerinizin en hayırlısını ve Rabbimiz katında en temizini ve derecelerinizi en çok yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş vermenizden ve düşmanla sabahleyin karşılaşıp boyunlarınızı vurmanızdan ve onların da sizin boyunlarınızı vurmasından daha hayırlı olanını haber vereyim mi?” diye sordu. “Evet, ya Resûlullah! Haber ver.” dedik. “Yüce Allah'ı zikretmektir.” buyurdu.

Muaz Bin Cebel, “Ya Resûlullah, amellerin yüce Allah katında en sevgili olanını bana haber ver.” dedi. Peygamberimiz, “Dilin yüce Allah'ın zikri ile ıslak bulunduğu halde ölmendir.” buyurdu.

Peygamberimizin yanına iki Arabî gelip birisi, “Ya Resûlullah, insanların hangisi en hayırlıdır?” diye sordu. Peygamberimiz, “Ömrü uzun, ameli güzel olandır.” Buyurdu. Ötekisi de, “Ya Resûlullah! Bana kolay bir şey emret, haber ver de ona sarılayım.” dedi. Peygamberimiz, “Dilin yüce Allah'ın zikriyle ıslak bulunmakta devam etsin.” buyurdu

Adamın biri peygamberimize, “Hangi cihadın ecri daha büyüktür?” diye sordu. Peygamberimiz, “Yüce Allah'ı en çok zikredeninki...” buyurdu. Adam, “Hangi oruçlunun ecri daha büyüktür?” diye sordu. Peygamberimiz: “Yüce Allah'ı en çok zikredeninki...” buyurdu. Bundan sonra adam namaz kılanlar, zekat verenler, hacca gidenler ve sadaka verenler için de aynı soruyu sordu. Peygamberimiz de bunların hepsine, “Yüce Allah'ı en çok zikredenlerinki.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'e, “Ya Ebu Hafs, hayrın tümünü, Allah'ı zikredenler alıp gitti.” dedi. Peygamberimiz “evet” buyurdu.

Ebu Said Hudri der ki: “Ya Resûlullah, kıyamet günü, Allah katında derecesi en üstün kullar hangileridir?” diye sordum. Resûlullah (sav), “Allah'ı çok zikredenlerdir.” buyurdu. “Ya Resûlullah! Onlar Allah yolunda savaşan gaziden de mi üstündürler?” diye sordum. Resûlullah (sav), “Kılıcı kırılıncaya ve kana boyanıncaya kadar kafirlere ve müşriklere çalsa da Allah'ı zikredenler derece bakımından ondan daha üstündür.” buyurdu.

Hz. Ömer'in bildirdiğine göre Resûlullah (sav), “Allah'ın kullarından bir takım insanlar vardır ki, onlar enbiya değildirler, şüheda da değildirler; ama kıyamet gününde Allah katındaki makamlarının üstünlüğünden dolayı kendilerine peygamberler ve şehitler imrenecekler.” buyurdu. Sahabe: “Ya Resûlullah, onlar kimlerdir ve amelleri hangileridir? Bize haber ver de kendilerine sevgi gösterelim.” dediler. Resûlullah (sav), “Onlar aralarında ne bir akrabalık ne de alış-veriş edecekleri bir mal ilişkisi bulunmadığı halde sırf Allah için birleşip sevişirler. Vallahi onların yüzleri nur, kendileri de nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar, korktukları zaman onlar korkmayacaklardır. İnsanlar mahzun oldukları zaman onlar mahzun olmayacaklardır.” buyurdu ve “Haberiniz olsun ki, Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değildirler.” âyetini okudu.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36921175 ziyaretçi (103140249 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.