80'lerde Cocuk Olmak
 
80'ler, seksenler, çocuk, oyun, oyuncak, oyunlar

80’lerde Çocuk Olmak

Akhenaton

Kategori: Akhenaton'un Köşesi

Dostum, insan ömrünün en güzel yılları ne biliyor musun? Çocukluk yıllarımız! Büyük düşüncelerin yerini büyülü ve masalsı bir dünyanın içinde büyük hayallerin süslediği yıllar…

River Raid
River Raid adlı atari oyunu.

Çoğu zaman gözlerimi kapatır ve uzananildiğim en uzak ana kadar anılarımı kafamda canlandırmaya çalışırım. Tüm çocukluk arkadaşlarım davetlidir bu hayali resmî törene. Beni bugünkü ben yapan ailem, öğretmenlerim, çocukluk arkadaşlarım, ölenler, yaşayanlar, benim için artık ölenler ya da öldükleri halde hala benim içimde yaşayanlar…

Herkesin bir süper kahramanı vardır çocukluk yıllarında. Benimkisi şimdi ikisi de hayatta olmayan babam ve abimdi. Abimi çok fazla tanımadım. Babam, sağ-sol olaylarına karışmasın, vaktini evde geçirsin diye bir Saba marka tüplü bir televizyon almıştı. Abim öldüğünde ise yas için yıllar boyunca evimizde televizyon hep kilitli kaldı.

Adile Naşit, Adile Teyze, Uykudan Önce
Adile Teyze ile Uykudan Önce.

Televizyon deyince aklıma ilk gelen şey, Adile Naşit ve “Uykudan Önce” programıdır. O programı izlemeden uyumayı kesinlikle reddederdim. Kıs kıs gülen Değerli adındaki köpeği ya da Atom Karınca’yı…

Nils ve Uçan Kaz, nils holgersson
Nils ve Uçan Kaz (Nil's Holgersson)

TRT’de Karagöz ile Hacivat’ın gölge oyunları olurdu. Konuşan Araba Kara Şimşek ve Daktari dizisini hiç kaçırmazdım. Uçan Kaz’ı, Clementine’yi, He-man’ı, Voltran’ı, Arı Maya’yı, Vikingler’i, Tom ve Jerry’i, Pembe Panter’i, Susam Sokağı’nı, şeker kız Candy’i, ormanların kralı Tarzan’ı, Temel Reis’i, Şirinler’i, Pinokyo’yu, Heidi’yi ve Taş Devri’ni. Fred Çakmaktaş ve Barni Moloztaş ikilisine bayılırdık. Radyoda ise Rüştü Asyalı’nın anlattığı masal ve hikayeleri dinlerdik.

los ricos tambien lloran, zenginler de ağlar, Veronica Castro
Mariana ve Louis Alberto - Los Ricos Tambien Lloran (Zenginler de Ağlar)

Tek bir TV kanalı ile kaimdi hayat. TV2 çıktığında inanamadık. Büyük bir çığır ve çılgınlıktı doğrusu ikinci bir kanal. Saba televizyonumuzun arkasına bir cihaz takıldı. Bol bol Zenginler de Ağlar izledik. Marianna ve Luis Alberto, hayatımızın bir parçası oldu.

Küçük >Ev
Küçük Ev dizisi.

Televizyonda Erkan Yolaç’ın Evet-Hayır yarışmasını ilgiyle izlerdim. Cenk Koray’ın sunduğu yarışma ise Tele Kutu’ydu. Gazanfer Özcan, Hüsnü Kuruntu’yu canlandırırdı. Perihan Abla, Çalıkuşu, Mc Gyver, Ziyaretçiler, Uzay Yolu, Starwars, Cosby Ailesi, Webster, Lassie, Kaynanalar, Uğurlugiller, Bizimkiler, Zenginler de Ağlar, Güzel ve Çirkin, Kunta Kinte, Küçük Ev ve Bonanza dizilerini hiç kaçırmazdım… Bazense reklamlardan sonra çıkan çizgi adam La Linea’yı… Robin Williams’ı Mork & Mindy; Bruce Wills’i Mavi Ay’la tanıdım. Uzaylı kahramanımız Alf’i Müşfik Kenter seslendirirdi.

Tommiks

80’lerde çocuk olmak çok keyifliydi. Asla sıkılmazdım. Bir uğraş ya da bir yaramazlık mutlaka bulurdum. Okunacak çizgi-romanım kalmayınca abimin Teksas, Tommiks, Mandrake, Kızıl Maske, Zagor gibi çizgi romanlarına dadanırdım. Makasla birçoğunu keser ve özenle biriktirirdim.

Zaman, gazoz, Adana

Abim, bazen beni akşamları sinemaya götürürdü. Renkli filmlerle ilk o zaman tanıştık. Çoğu zaman uyurdum filmin ortasında. Film ortalarında abime gazoz aldırırdım. Çoğunlukla Fruko ve Zaman. Gazoz kapaklarını biriktirirdim.

dido, ülker, eski

Her sabah okula giderken siyah önlüğümün cebinde mutlaka babamın gizlice koyduğu bir Dido çikolatası olurdu. Eti Puf ve Çokomel reklamları benim için heyecan vericiydi.

tipitip
Tipitip çikletleri.

Tipitip adlı bir sakız vardı. Ama çiğnemekten çok içinden çıkan karikatürleri okumayı severdim. Horozlu şeker benim favorimdi. Bisküvi, goflet ve lokumlar bir kutunun içinde markasız ve ambalajsız olarak satılırdı.

Eti Puf

En sevdiğim yıllarım yayla yıllarımdı. Babam hafta sonları Aytaç abi’yle kamyonla şehirden dönerdi. Ona her gidişinde bir sürü şey ısmarlardım. En çok da Çokokrem adlı bir çikolata macunu ve televizyonda dans ederken gördüğüm ve bayıldığım Eti Puf’lardan.

ramazanın gülü

Pembe pembe pamuk şekerler olurdu. Ramazan'da ise Ramazanın gülü denen ekmekler. Oruç tutup büyüklerimize satardık. Camilerde bedava Ramazan imsakiyeleri toplayıp bunların koleksiyonunu yapardım. Bayram günü ise yepyeni bayramlıklarımızla tüm çocuklar adeta sokaklarda boy gösterisi yapardık.

Evimize giden yolun başında bembeyaz sakallı, sevimli bir şekerci amca olurdu. O zamanlar her şeyin tadı güzeldi. Tüm bakkallarımızın adı nedense Resul’dü. Bazı bakkallarınsa sadece lakapları olurdu. Kız Bakkal ya da Şeytan Bakkal gibi. Hastalandığımda Mevlüde abla gelip iğne yapardı. İğneden çooookkk korkardım….

Yaylada her Pazar babam beni kasaba gönderirdi. Kendim için de mutlaka bir ciğer aldırırdı. Sabahları annem beni küncü (biz, susam değil küncü deriz) ile fırına gönderirdi. Sokağın başındaki kadın, o küncüyle harika küncülü pide ekmeği yapardı. Küçücük sepetlerin içinde satılan acımtırak yayla peyniri ile birlikte yemek büyük keyifti.

Kızılcık, kiraz
Kızılcık kirazı.

Yaylamızın adı Kızıldağ’dı. Elektrik, yaylalarda henüz yoktu. Lüküs ya da gaz lambaları aydınlatırdı gecemizi. Suyumuz dağlardan gelirdi ve sürekli akardı. Buz gibiydi. Büyük bahçemizde erik, kiraz ve kızılcık ağaçları, bir tane de dut ağacı vardı. Kızılcık, kirazın ekşi bir türüydü ve tuzla yendiğinde nefis bir tadı vardı. Bahçenin ön kısmı ise çiçeklerle süslüydü.

Fatoş ile Basri

Yaylada her Pazar, yokuşa aldırmadan gazete bayine gider, Tercüman ve Hürriyet Gazetesi alırdım. Beni ilgilendiren, gasteler değil verdiği eklerdi. Mesela Kelebek! Afacan Dennis ve Fatoş ile Basri karikatürlerini okur, makasla kesip biriktirirdim.

Yaylada evlerin hepsi çinkoluydu. Göçgöç, benim oyun alanımdı. Her yıl düzenlenen Kızıldağ Güreşleri’ni Çinçin’de izlemeye çalışırdık. Sabahları ise camiye sure öğrenmeye giderdik. Yayla evinin bir alt katı vardı kapkaranlık. İlk Kurân-ı Kerîm’i bu odada gördüm. Kuran’a biz çocukların dokunması ellemesi yasaktı. Cin çarpar diye korkuturlardı. Gizlice ve korkarak o odaya gidip ellemeden o Kuran’ın kokusunu koklardım.

Tercüman Çocuk, dergi

Babam, şehirdeyken çoğu kez beni yazıhanesine götürürdü. Sıkılmamam için onlarca dergi ve çizgiroman alırdı. Tercüman Çocuk, Türkiye Çocuk, Milliyet Çocuk, Milliyet Kardeş, Gül Çocuk, Can Kardeş, havacılık dergisi olan Uçan Kuş, Doğan Kardeş vs vs. İlk şiirimi sekiz-dokuz yaşlarındayken Gül Çocuk dergisinin açtığı bir şiir yarışması için yazmıştım. Konusu, trafik lambalarıydı. Bazen de babamla bankaya gittiğimizde elime o bankaların çıkarttıkları çocuk dergilerini sıkıştırırlardı.

Bu dergilerde en çok takip ettiğim çizgi-romanlar, Yüzbaşı Volkan, Hızır Bey, Deli Balta, Kurtoğlu, Tengiz, Yaman Çocuk, Demir Yumruklu Adam, Zıpır, Bıdık, Aklı Evvel, Santrafor Hakan, Tarzan, Yüzbaşı Ryan, Mırnav, Dandi, Red Kit ve Cimcime’ydi.

Türkiye Çocuk, dergi

İlk abone olduğum dergi ise Türkiye Çocuk’tu. Bir dergiye abone olmak ve postacının her ay dergimi bırakırken Mehmet Akif Ardııııçççç diye bağırması beni çok mutlu eder ve 8-9 yaşında bir çocuk için kendimi çok önemli hissettirirdi.

Kemalettin Tuğcu, kitap

Türkiye Çocuk okurken kendimi hep Hızır Bey, Yadigar ya da Deli Balta olarak hissederdim. Babamın yazıhanesine ise her gün Türkiye Gazetesi ve her ay sonu verdiği bir ansiklopedi gelirdi. Gazetelerdeki merhum Turgut Özal karikatürlerini çok severdim. Her ay gazete bayinden Tarzan, Lorel ile Hardy, Red Kit, Süpermen, Asterix ya da Tenten gibi çizgi romanlar alırdım. Her hafta da bir tane Kemalettin Tuğcu'nun bir kitabını alıp okurdum.

Biz Anadolu çocuklarının saçı hep üç numara traşlıdır. Kızlarla oyun oynanmamalı, hatta onlarla hiç konuşulmamalıdır. Bu, sözsüz ve yazısız bir çocuk anayasası kuralıydı.

flipbook animation

Ara-sıra sıkılınca babamın camiden aldığı kalın İslam Tarihi ansiklopedisini okurdum. O yıllarda bir çocuk dergisinde çizgi film yapma ile ilgili bir deney görmüştüm. Kitapların her sayfasının kenarına bir anime çiziyorduk ve sayfaları hızlı çevirince bu animeler canlanıyordu. Tüm İslam Tarihi ansiklopedisini o çocukluk animelerimle doldurmuşumdur.

Çocukken komşularımdan fazla şikayet almadım. Çünkü çok kavga etmezdim. Birgün damda ufacık çakıl taşlarını hedefe isabet ettirmeye çalışırken bir tanesi iki ev ötesindeki öğretmen komşumuzun oğlunun kafasını yarması dışında komşuların beni şikayet ettiklerini hatırlamıyorum… Zaten oldukça içine kapanık bir çocuktum.

Milliyet Çocuk

İlkokul’da en sevdiğim arkadaşlarım, Paşa lakaplı merhum Nurullah Uzun, Savaş, Adil, Bayram Boz, Fikret, Abdullah Aydın, Ersin Taştan, Akif Erdem ve Emrah Çil’di. Mahalle arkadaşlarım yoktu; çünkü mahallede pek oyun oynamaz, bunun yerine evde ya da halamın büyük oğulları Mehmet Çelik ve Mustafa Alabalık abilerimizin evlerindeki dev Tercüman ya da Milliyet Çocuk koleksiyonunu okurdum. Babamın bana sıkılmamam için aldığı dergi ve çizgiromanlar, bana okumayı sevdirdi ve beni bügünkü ben yaptı.

Yakın arkadaşlarımsa amca ve hala oğullarıydı. Adlarımız aynı olduğu için isimlerimizin başında hep küçük ya da büyük ünvanları vardı. Küçük Ahmet, Büyük Ahmet, Küçük Kemal, Büyük Kemal, Küçük Akif ve Büyük Akif gibi. Ben, Büyük Akif'tim.

eski çevirmeli telefon

Telefon, benim en büyük eğlencelerimdendi. Babamın yazıhanesindeki telefondan 166’dan masal servisini dinlerdim.

Belki 10 ya da 11 yaşlarımda kendimce bir roman yazıp bunu Tarık Buğra’ya gönderdim. Mektubuma hiçbir cevap yazmadığında çok üzülmüştüm… Çocukluk aklı işte…

Yaramaz mıydım? Çooook! Pul koleksiyonum olsun diye babamın kasasındaki senetlerin üzerindeki damga pullarını kestim ve senetleri de pencereden attım. Ama babam, bir kerecik bile bu yüzden kızdığını bana hissettirmedi.

eski oyuncaklar

Deneyler yapardım. Buzdolabında ateş yakmaya çalışmak ya da elektronik eşyaları söküp parçalarını biriktirmek gibi… Tahtadan yaptığım oyuncak kayığa motor takacağım diye evdeki onlarca teybi söküp paramparça etmişimdir.

Bazen bu deneylerimin sınırı aştığı da olurdu. İğne dediğimiz ilaç kapsüllerini sobaya atıp patlamalarını dinlerdim. Birgün ablam, sobanın içine ne attığımı merak edip kapağını kaldırdı ve gümmm! Ablam, hastaneye kaldırıldı ve yüzüne dikiş atıldı. Abim beni polislerin tutuklayacağını ve ömür boyu hapse atacaklarını söyleyince akşama kadar korkudan tahta meyve sandıklarından inşa ettiğim evime saklandım. Bir hafta vicdan azabından ablamın yüzüne hiç bakamadım…

kasetçalar

Çocukluğum, tam bir mistik ve maceracı kaşifti. Geleceğe izler bırakırdım. 1 çuval dolusu kitabımı gelecekte değerlensin diye bahçemize gömdüm. Teyp kasetlerine gizlice kendimin, arkadaşlarımın ya da ailemin konuşmalarını kaydettim. Bunlar, benim zaman kapsülümdü. Hatta bir ara PTT’de geleceğe mektup yazmak gibi uygulamalar vardı. Kendime mektuplar yazdım bugün okumam için. Ne var ki hiçbirini postalama fırsatım olmadı.

eski madeni para

Arkeoloji kazısı yapmak gibi bir huyum vardı. Yan komşumuz olan halamların bahçesini didik didik eder ve eski paralar toplardım. Evde tornavidanın dönderdiği ne varsa sökerdim. Örneğin annemim singer dikiş makinesinin demir ve kabartmalı amblemini. Bunları değerli bir madalya gibi biriktirir muhafaza ederdim.

pamuk şekeri
O nefis pempe pembe pamuk şekeri!

Saklamak ve biriktirmek benim vazgeçilmezim! Şu anda bu satırları yazdığım bilgisayarın hemen üstünde 2 dev raf var. İçinde neler yok ki! Çocukluk eşyalarım, babamın hacdan getirdiği zemzem bardakları, tas ya da tesbihler, umre yüzükleri, arkadaşlarımın bana hediye ettikleri şeyler, hoşlandığım kızlardan arta kalan anılar, onların saç bukleleri, kalemler, silgiler, oyuncaklar, eski zippo çakmaklar, kokuluklar, tütsülükler, mumluklar, lokumluklar, merhum abimin kişisel eşyaları, küçücük el radyosu, hatıra defteri, eski çay ve oralet markaları, mektuplar, mushaflar, antikalar, kartpostallar, kahve değirmenleri, babamın mekanik Facit hesap makinesi, oyuncak işlemeli silahlar, çevresi pullu halay mendilleri, geceleri ortalığı aydınlatan fosforlu eşyalar, çeşit çeşit esans ve kokular, kaybettiğim sevdiklerimin kol saatleri, tesbihleri, yüzükleri, mezarlarından topladığım ve özlediğimde kokladığım topraklar, doğum günü hediyelerim, siyah-beyaz fotoğraflar, işlemeli hazine sandıkları, çeşit çeşit bıçaklar, pusulalar, Osmanlı işlemeli çay kaşıkları, mineral taşlar, kumtel ya da atari jetonları, yani anı hazinelerim…

Cadillacs and Dinosaurs
Cadillacs and Dinosaurs.

Çocukken en favori oyunlarımız, beş taş, dokuz taş, fare yutturmaç, körebe, gulle (misket), saklambaç, birdirbir, tıp ya da köşe kapmaçtı. Atari salonlarından hiç çıkmazdım. En sevdiğimiz dövüş oyunları, “Street Fighter” ve “Cadillacs and Dinosaurs” idi. Bunun yanında labirentte sizi yiyen canavarlardan kaçtığınız Pac-man, Wizard of Wor, Space Invaders, River Raid ve Frogger de diğer favori oyunlarımızdandı.

satranç, taş, chess, piece

Çocuk dergileri yoluyla tanıştığımız satranç arkadaşlarımız vardı. Birbirimize kısa mektuplar yazardık. Bu mektuplar, genellikle satranç hamlelerinin kodları olurdu. Bir satranç oyununu kazanmak ya da kaybetmek belki aylarca sürerdi.

Bulmaca çözmeye bayılırdım. Ödüllü bulmaca dergileri alır ve cevaplarını postayla gönderirdim. Onlarca roman ve diğer hediyeleri öyle kazandım…

karate kid
Karate Kid

Top oynamaktan hiç anlamaz, hatta nefret ederdim… Benim için tek spor Kungfu ve diğer dövüş sanatlarıydı. Jean-Cloude Van Damme ve Bruce Lee benim özel kahramanlarımdı. Siyah kuşak ve diğer dergileri biriktirir, abimin arkasında taekvondo yazan döğüş elbisesini giyince kendimi çok özel hissederdim. Favori filmim ise şüphesiz Karate Kit’ti. Saatlerce odama kapanıp onun turna tekniğini yapmaya çalışırdım.

fırıldak, topaç

En sevdiğimiz oyuncaklarımız, evirip çevirdiğinizde haraketlenen çizgi film kartlarıydı. İple fırıldak (topaç) çevirir, kestiğimiz kısacık hortumları deterjan dolu bardağa batırıp havada baloncuklar yapar, ya da kağıt katlama sanatı öğrenirdik. Köyden topladığımız sellerin sürüklediği çam kabuklarının içini oyup kayık yapar, arkasına da lastik takıp pervane ekler ve suda yüzüşünü izlerdik. 2 tekerlekli bisiklet süremezdim. Babamın aldığı kocaman bir plastik traktörüm vardı bisiklet yerine.

çatapat
Çatapat

Lego, benim için büyülü bir dünyaydı. Legolardan evler, silahlar yapardık. Kız kovalayan patlatmaya bayılırdık. Bakkaldan hergün çatapat alırdık. Bazen de mantarlı tabanca sıkardık. Kollarımıza çıkartmalardan çıkan renkli dövmeleri yapıştırırdık.

Kibrit kutusuna parmaklarımızla fiske vurup bardağın içine girdirmeye çalışırdık. Bardağa girerse 30 puan, yere dikine düşerse 20 puan, yanlamasına düşerse 10 puandı.

çivi oyunu

Çiviyle çamura önce bir V çizer ve çiviyi yere saplamaya çalışırdık. Karşıdaki rakibin çizgilerini hapsetmeyi denerdik.

Dama oynamak için dama tahtasını yere kömürle çizerdik. Solo test diye damaya benzer başka bir oyunumuz vardı. Dandy adlı çizgi roman karakterinin yüzükleri satılırdı bakkalda. Bu yüzükle karşınızdakinin yüzüne su sıkardınız. Bunun yanında su tabancıları da popülerdi.

el kızartmaca
El kızartmaca oyunu.

El kızartma oyunu oynardık. Karşıdaki bize vurmadan elimizi çekmeye çalışırdık. Bunu başarınca vurma sırası bize geçerdi.

Köyümüzün adı Topalak. Eskiden köyle evimiz arasında bir köprü yoktu. Araç olarak sadece motorlu balıkçı kayıkları vardı. Yarım saat sonra köye varmak çok sıkıcıydı. Gölün başında kayık beklerkense gölün üstünde çoğunlukla taş sektirirdik. Tutkalla gazetelerin verdikleri karton maketleri yapıştırırdık.

kız kovalayan, kız kaçıran, füze

Bakkalda çeşitli ödülleri olan kazı-kazanlar olurdu. İnce kısa kargılardan düdükler yapardık. Oyuncak kemanımla gıy gıy milletin başını şişirirdim. Mahalleye bazen ayı oynatıcıları ve seyyar dönme dolapçılar gelirdi. Bakkaldan aldığımız büyülü silgileri gazetelerdeki resimlere sürer ve sonra madeni parayı o resmin arka tarafına sürterek okul defterimize kopyalar, arkadaşlarımızı bak bu resmi ben yaptım diye kandırırdık. Takma vampir dişleri, takma bıyıklar ve korkunç yüzlü karton maskeler de favorilerimiz arasındaydı.

Babamın bana en çok aldığı oyuncaklardan biri de uzun bir sapı olan ve sürdükçe sesler çıkaran ve tek tekerlekli zilli oyuncaktı.

zilli tekerlek

Okulda oynadığımız oyunlar ise Yağ Satarım Bal Satarım’dı. "Portakalı Soydum Başucuma Koydum" gibi tekerlemeler öğrenirdik. En unutulmaz tekerlememiz şöyleydi: Komşu komşu, hu hu, oğlun geldi mi, geldi, ne getirdi, incik boncuk, kime kime, sana bana, başka kime, kara kediye, kara kedi nerde, ağaca çıktı, ağaç nerde, balta kesti, balta nerde, suya düştü, su nerde, inek içti, inek nerde, dağa kaçtı, dağ nerde, yandı bitti kül oldu…

mantar tabancası
Mantar tabancası.

Her ay beslenme günü olurdu ve okulda süt dağıtırlardı. Yerli malı haftası, piknik, tiyatro gibi etkinlikler düzenlenirdi. Topluca gittiğimiz ilk tiyatro, Bremen Mızıkacıları’ydı. Okulda karnede zayıf getirmenin adıysa Asker Getirmek’ti. Babama karnemi götürdüğümde bana gülerek kaç askerin var diye sorardı.

taş devri, frad çakmak taş, yaba daba du

Okulda sınıf arkadaşım Fikret'in öğrettiği "aklından bir sayı tut" diye bir oyunumuz vardı. Aklından bir sayı tut, tuttuğun kadar da şundan al, benden de şu kadar al, yarısını denize at, şundan aldığını geriye ver, geriye şu kaldı diye sürerdi. Karşımızdaki insan, sonucu bilince mutlaka şaşırır ve aklını okuduğumuzu zannederdi. Olayın özü ise sonucun hep bizden aldığı sayının yarısı olmasıydı.

kestane, soba

Kışın sobanın üstünde kestane pişirir ya da darı (sizler onu mısır olarak bilirsiniz) patlatırdık. Mahallede oynadığımız oyunlar kadar evde oynadığımız oyunlar da vardı. Tren yürütmeç, isim-artist, deve-cüce, kim kiminle, eşek-sopacı, tımbıl ya da dama gibi. Tetris, hayatımıza çok sonra girdi.

adana, dam, yatmak, tat, taht, asma

Yazınsa evin damında taht’ta uyurduk. Taht’ın üstünde 4-5 yatak seriliydi. Sineklerden korunmak için cibinlik kurulurdu. Üzerindeki asma, gündüzleri hem gölgelikti hem de üzümlerin olmamış haline denilen ekşi korukları tuzlayıp yiyorduk.

Çocuklar, akşamları yağmur yağsın diye “Bodi bodi, annen baban neden öldü, bir kaşık sudan öldü, ver Allah’ım ver ver, sulu sulu yağmur!” diye bağırır ve mahallenin bir ucundan öbür ucunu baştan başa gezerlerdi. Yağmur yağarkense “Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor” şarkısını söylerdik.

Wizard of Wor
Favori oyunlarımdan Wizard of Wor.

Bir tahtaya çiviler çakıp annemin renkli renkli orlonlarıyla küçücük halılar örerdik. Renkli boncuklardan ve incecik tellerden yüzükler, nazarlıklar ve el işleri yapardık. Yine bir tahtaya çivi çakıp onları futbol oyuncuları yapar, demir bir parayı da ortasına koyup parmaklarımızla bu paraya fiske vurup gol atmaya çalışırdık. Yani evde bulduğumuz her eşyayı oyuncağa çevirmeyi çok iyi becerirdik.

MSX, computer

Bilgisayarla ilk tanışmam, ortaokuldayken teyzemin oğlunun aldığı MSX adlı televizyona bağlanan makinesiyleydi. O zamanlar mouse diye bir şey yoktu. Monitör yoktu. Siyah beyaz televizyona bağlıyorduk. Programlarımızı disket ya da CD sürücüsü yerine teyp kasetlerine kaydediyorduk. Harddisk diye bir şey ise hiç yoktu. İlk programlama dilim olan MSX Basic’i bu bilgisayarla kendi kendime öğrendim. 100 ya da 200 satırlık bir programı teyp kasedine kaydetmek bile nerdeyse en az 15 dakika bazen de daha da fazlaydı.

internet bağımlılığı

Eskiden televizyonlar siyah-beyaz; hayat ise renkliydi. Şimdi bütün televizyonlar renkli. Ama hayatımız siyah-beyaz. Eskiden yediğimiz acı yayla peynirinin tadı şimdi hiçbir şeyde yok.

Mahalle oyunlarının yerini bilgisayar oyunları aldı. Kan kardeşi olmanın yerini teknolojinin ve internetin hapsettiği yalnızlıklar aldı. O güzel şarkıların yerini rahatsız edici gürültüler aldı. Gazete okumanın ve bulmaca çözmenin yerini internet haber siteleri aldı. Komşulukların ve misafirliklerin yerini facebookta kuru selamlaşmalar aldı. Gülümseyen bakkalların yerini ruhsuz ve mekanikleşmiş süpermarketler aldı. O leziz meyve ve sebzelerin yerini GDO'lu tatsız tutsuz ürünler aldı. Mahalleyle iç içe çocukların yerini evde bile kardeşleriyle diş dişe çocuklar aldı. Eskiden ilaçlar da azdı hastalıklar da. Şimdi ilaçlar da çok hastalıklar da. Eskiden dostluklar da güzeldi aşklar da. Şimdi ne dostluğa hürmet eden var ne de aşklara.

Orda bir çocukluk yıllarımız var uzakta. O yıllar bizim yıllarımızdı. Yaşamasak da, artık unutsak da, o yıllar bizim yıllarımızdı. Çocukluk, masumluk ve saflıktır. Çocukluk, doğaya ve sağlıklı bir yaşama uyum sağlamaktır. Ne zaman ki çocukluğunuzu kaybedersiniz ve anılarınızı, ruhunuz da yolunu şaşırır, tedavi edemez kederlerini ve hastalıklarını. Çocukluk, kaygıları kocaman gülüşlerle demir para gibi harcamak ve azaltmak; çocukluk, mutluluk ve sevinçleri dualarla uçurtmalar gibi göğe uçurmaktır.

Dostum, hoşça kal ve hep çocukça kal.

Akhenaton,
22 Şubat 2018, Adana.

Akhenaton'un Diğer Yazıları ❯❯

Bu Yazının Bonusu: Nostalji Kutusu

1980'li yıllara geri dönmek ve anılarınızı tazelenek istermisiniz? Aşağıdaki kutucuktan izlemek istediğiniz videoyu seçin.

 





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Selma Doğan, 21.03.2018, 09:48 (UTC):
Ben seksenli yıllarda çocuk değildim ama yazınızı okuyunca bende çocukluğumu tekrar yaşamış gibi oldum,o yıllara bir an için geri gittim sanki,bizim de çocukluğumuz o yıllardan çok farklı değildi.Biz şimdiki çocuklara göre daha şanslıydık her şey doğal sevgiler tertemizdi.Dilerim şimdiki çocuklar için de bundan sonra tertemiz savaşsız bir dünya olsun.

Yorumu gönderen: *****, 23.02.2018, 16:43 (UTC):
Televizyon siyah beyaz ama hayatlar renkliydi... Ne kadar doğru, bu cümleyi okurken bile burnuma geçmişin naftalin kokan özlemi dokundu. Yüreğim sızladı.

Geçen ve değişen zamanla birlikte kimilerini tarihin tozlu sayfalarına kimilerini gönlümüzün silinmez bir yanına kimilerini de asla gelemeyecekleri ebedi mekanlarına uğurladık. Lakin, kovsanda gitmeyen, gözlerini kapatsan bile hafizanda ilk günkü gibi görüntüleri taze kalan anılar, beraber yaşamaya alıştığın zoraki dostların oluyor bir zaman sonra...

Geçmişe dair benim için en kıymetli olan anılarım sokaklarda özgürce oynadığım oyunlardir... Komşu çocuklarıyla ortak para biriktirip malzemelerimizi alır ortak piknik yapardık bahcemizde. Şarkıcılık oynardik sonra, bir tahtaya ip baglardik ama ipi bahçeden toprağı kazarak bulurduk bir keresinde inat edip apartmanı 3 kere dolaşacak kadar ip toplamistik. Bu değerli mikrofonumuz bir sonraki oyuna kadar nöbetleşe saklanirdi. Bayramlarda mahalleyi öyle bir tur ederdik ki kilo kilo taşımakta zorlanacak kadr şeker toplardik. Ve evimize kesinlikle sağ salim donerdik. Birbirlerine evinin anahtarını emanet bırakan hatta kapida kalma ihtimaline karşın yedek anahtarı daima bir başka komsuda bulabilecegimiz komsuluklarimiz vardı bizim...

Ozledigimiz ve çocuklarımıza birakamadigimiz bir dünyamız vardı bizim...

Yorumu gönderen: mahlas, 22.02.2018, 20:26 (UTC):
O yılların kıymetini ancak onun içinden geçenler anlar...
İnsana ayak basmadığı şehri, köyü, kasabayı, mahalleyi anlatmak zordur. Hiçbir anı yaşanmadan, hissetmeden tat vermez insana...

Okuyunca, bir kaçını yaşayan için tebessüm tadında içten, samimi ve hissederek kaleme alınmış kıymetli anılar, maalesef bugünün gencinin bu kadar uzun anlatacağı anıları birikmiyor. Çünkü en değerli anlarını teknoloji çalıyor onlardan bu bana şunu düşündürüyor. Galiba en doğru zamanda bizler dünyaya gelmişiz o zamanlar kendi renklerimizi kendimiz yaratıyorduk. Oyuncaklarımızı kendimiz icat ediyorduk. Her şeyden önemlisi sevgiye vakit kalıyordu.... Şimdi o didonun tadı bile başka, o zamanlar zor alıyorduk. Şimdi her şey bol ama tat yok... Ne güzel geçmişe gittim sizin anılarınız üzerinden sanki bir otobüs geldi beni aldı ve o güzel günlerin turuna çıkardı... Biz özlüyoruz. Ama o günlerin ayrıcalığını bilmeyenler için büyük kayıp... Gönlünüze sağlık



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 50667130 ziyaretçi (128447260 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler