Ahkaf Suresi
 


Kuranı-ı Kerîm, sayfa 501. Ahkaf Suresi

Kuranı-ı Kerîm, sayfa 502. Ahkaf Suresi

Kuranı-ı Kerîm, sayfa 503. Ahkaf Suresi

Kuranı-ı Kerîm, sayfa 504. Ahkaf Suresi

Kuranı-ı Kerîm, sayfa 505. Ahkaf Suresi

Ahkaf Sûresi

Ahkaf Suresi, Mekke döneminde inmiştir. 35 ayettir. Sure, adını 21. ayette geçen “Ahkaf” kelimesinden almıştır. Ad kavminin yaşadığı bölgede rüzgarlar, "ahkaf" denen kum tepeleri meydana getiriyordu. İçinde bu kavmin yaşadığı bölge ve kum yığınlarından söz edildiğinden süre Ahkaf adını almıştır.

Ahkaf Suresi'in Okunuşu ve Türkçe Meali

Bismillēhirrahmēnirrahîm.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

حم

Hâ Mîm.
1. Ha Mîm.

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

Tenzîlul kitēbi minallâhi'l-azîzi'l-hakîm.
2. Bu Kitap aziz ve hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir.

مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنذِرُوا مُعْرِضُونَ

Mē [kh]alagnes-semēvēti ver ard (z)a ve mē beynehümâ illē bil-haggi ve ecelin (→ m) musemmee[tev] vellezîne keferû ammē ünzirû muğridûn.
3. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.

قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِّن قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِّنْ عِلْمٍ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

Gul eraeytüm mē ted'ûne min dûnillēhi erûnî mēzē [kh]alagû minel ard (z)i emlehüm şirkun fi's-semēvēt[i] îtûnî bikitēbim-min gabli hēzēev es (*)ēratim-min ılmin in küntüm sâdigîn.
4. De ki: Söylesenize! Allah'ı bırakıp taptığınız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar; göstersenize bana! Yoksa onların göklere ortaklıkları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap ya da bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.

وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ

Ve men edallü mimmen (y)-yed'û min dûnillēhi men (→ l) lâ yestecîbu lehû ilē yevmil gıyēmeti ve hüm an duâihim ğâfilûn.
5. Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.

وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاء وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ

Ve izē huşirannēsi kēnû lehüm ağdâev-ve keenû biibēdetihim kēfirîn.
6. İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (müşrikler) onlara (tapındıklarına) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkâr ederler.

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

Ve izē tütlē aleyhim ēyētünē beyyinâtin gâlellezîne keferû lilhaggi lemmē câehüm hēzē sihrum-mubîn.
7. Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman hakikat kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler: "Bu, apaçık bir büyüdür." dediler.

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئاً هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيداً بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Em yegûlûnefterah[û] gul inifteraytuhû felē temlikûne lî minallâhi şey'ē[n] hüve ağlemu bimē tüfîdûne fîh[i] kefâ bihî şehîden beynî ve beyneküm ve hüve'l ğafûrur-rahîm.
8. Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yetmez. O, sizin Kurân hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, bağışlayan, esirgeyendir.

قُلْ مَا كُنتُ بِدْعاً مِّنْ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

Gul mē küntü bid'a (n→ m)-miner-rusuli vemē edrî mē yüf'alü bî velē bikum. In ettebiu illē mē yûhâ ileyye vemē ene illē nazîrun (n→ m) mubîn.
9. De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِن كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ وَكَفَرْتُم بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Gul eraeytüm in kēne min indillâhi ve kefertüm bihî ve şehide şâhidun (→ m) min (→ m) benî isrâîle alē mislihî feēmene vestekbertüm. İnnallâhe lē yehdil gazmez-zâlimîn.
10. De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız)? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْراً مَّا سَبَقُونَا إِلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ

Ve gâlellezîne keferû lillezîne ēmenû lev kēne [kh]ayran (→ m) mē sebegûnâ ileyh[i] ve izlem yehtedû bihî feseyegûlûne hēzē ifkun gadîm.
11. İnkâr edenler, iman edenler hakkında dediler ki: "Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi." Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için "Bu eski bir yalandır" diyecekler.

وَمِن قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَاماً وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُّصَدِّقٌ لِّسَاناً عَرَبِيّاً لِّيُنذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ

Ve min gablihî kitēbu mûsâ imâmen (→ v) ve rahmeh[tev] ve hēzē kitēbun (→ m) musaddigun (→ l) lisânen arabiyyen liyunzirallezîne zalemû... ve büşrâ lil muhsinîn.
12. Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa'nın kitabı vardır. Bu (Kurân) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisanıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

İnnellezîne gâlû rabbunellâhu sümme'stegâmî felē [kh]avfun aleyhim velâ hüm yahzenûn.
13. "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Ulēike eshâbül cenneti [kh]âlidîne fîhē. Cezēen (→ m) (**) bimē kēnû yağmelûn.
14. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır.

وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَاناً حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاً وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْراً حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ

Ve vessaynel insēne bivâlideyhi ihsânē[n] hamelethu ümmuhû kürhen (→ v) ve vedē athü kürhâ[v] ve hamluhû ve fisâluhû s (*)elâsûne şehrâ[n] hattē izē beleğa eşüddehû ve beleğa erbaîne seneten gâle rabbi erzığnî en eşküra niğmetekelletî en'amte aleyye ve alē vâlideyye ve en ağmele sâlihan ve eslihlî fî zürriyyetî... İnnî tübtü ileyke ve innî mine'l-muslimîn.
15. Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm ve elbette ki ben müslümanlardanım.

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَن سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ

Ulēikellezîne netegabbelü anhüm ehsene mē amilû ve netecēvezü an seyyiētihim fî eshâbil cenneh[ti] vağdes-sıdgillezî kēnû yûadûn.
16. İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, kendilerine verilen doğru bir sözdür.

وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَّكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتْ الْقُرُونُ مِن قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

Vellezî gâle livâlideyhi uffin (→ l) lekümē eteideninî an u[kh]race vegad [kh]aletil gurûnu min gablî ve hümē yesteğîs (*)ânillâhe veyleke ēmin inne vağdellâhi hagg[un] feyegûlu mē hēzē illē esâtirül evvelîn.
17. Ana ve babasına: "Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz?" diyen kimseye, ana ve babası Allah'ın yardımına sığınarak: "Yazıklar olsun sana! İman et. Allah'ın vâdi gerçektir, dedikleri halde o: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir." der.

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ

Ulēikellezîne hagga aleyhimul gavlü fî ümemin gad [kh]aled min gablihim minel cinni vel ins[i] innehüm kânû [kh]âsirîn.
18. İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azabın gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır.

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِّمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Veliküllin deracētün (→ m) mimmē amilû... Veliyüveffiyehüm ağmēlehüm vehüm lē yüzlemûn.
19. Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz.

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُم بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنتُمْ تَفْسُقُونَ

Ve yevme yüğradüllezîne keferû alen-nâr[i] ezhebtüm tayyibetikum fî hayâtikümüd-dünyâ vestemtağtüm bihē. Felyevme tüczevne azēbel hûni bimē küntüm testekbirûne fil ard (z)i bigayril haggi ve bimē küntüm tefsugûn.
20. İnkâr edenler, ateşe arzolunacakları gün (onlara şöyle denir): "Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap göreceksiniz!"

وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ إِذْ أَنذَرَ قَوْمَهُ بِالْأَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتْ النُّذُرُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

Vezkur e [kh]â âd[in] iz enzere gavmehû bil ehgâfi vegad [kh]aletin-nuzuru min (→ m) beyni yedeyhi ve min [kh]alfihî ellee tağbudû illallâh[e] innî e [kh]âfü aleyküm azēbe yevmin azîm.
21. Ad kavminin kardeşini (Hûd'u) an. Çünkü o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkaf bölgesindeki kavmine: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum" demişti.

قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

Gâlû eci'tenē lite'fikenē an ēlihetinē. Fe'tinē bimē teidunē in künte mines-sâdigîn.
22. "Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir." dediler.

قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَأُبَلِّغُكُم مَّا أُرْسِلْتُ بِهِ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ

Gâle inneme'l ilmü indellâh[i] ve übelliğukum mē ursiltü bihî velâkinnî erâküm gavmen techelûn.
23. Hûd da; "Bilgi ancak Allah'ın katındadır. Ben size, bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat sizin cahil bir kavim olduğunuzu görüyorum." dedi.

فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضاً مُّسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُّمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُم بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ

Felemmē raevhü âridan (→ m) müstegbile evdiyetihim gâlû hēzē âridun (→ m) mumtirunâ bel hüve mestağceltümbih[î] rîhun fîhē azēbun elîm.
24. Nihayet onu, vâdilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur, dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgârdır!

تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِأَمْرِ رَبِّهَا فَأَصْبَحُوا لَا يُرَى إِلَّا مَسَاكِنُهُمْ كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ

Tüdemmirü külle şey'in (→ m) biemri rabbihē feesbahû lē yurâ illâ mesekînuhum. Kezēlike neczil gavmel mücrimîn.
25. O (rüzgâr), Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.

وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِن مَّكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَأَبْصَاراً وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُم مِّن شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون

Velegad mekkennēhüm fîmē in (→ m) mekkennēhüm fîhi vecealnēlehüm sem'an (→ v) ve ebsâran (→ v) ve ef'ideh (ten) femē ağnē anhüm sem'uhum velē ebsâruhum velē ef'idetühüm min şey'in iz kēnû yechedûne biēyētillēhi ve hâga bihim mē kēnû bihî yestehziûn.
26. Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Çünkü bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi.

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُم مِّنَ الْقُرَى وَصَرَّفْنَا الْآيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

Velegad ehleknē mē havleküm minel gurâ ve sarrefnel ēyēti leallehüm yerciûn.
27. Andolsun biz, çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri tekrar tekrar açıkladık.

فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ قُرْبَاناً آلِهَةً بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ وَذَلِكَ إِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

Felevlē nasarahümüllezîne't-te [kh]azû min dûnillēhi gurbânen ēliheh[ten] bel dallü anhüm ve zēlike ifkuhum ve mē kēnû yefterûn.
28. Allah'tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.

وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَراً مِّنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ

Veiz sarafnē ileyke neferan (→ m) minel cinni yestemiûne'l gur'ēn[e] felemmē hadaruhû gâlû ensitû... Felemmē gudiye vellev ilē gavmihim munzirîn.
29. Hani cinlerden bir gurubu, Kurân'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kurân'ı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) "Susun" demişler, Kurân'ın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.

قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَاباً أُنزِلَ مِن بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَى طَرِيقٍ مُّسْتَقِيمٍ

Gâlû yē gavmenē innē semiğnē kitēben ünzile min (→ m) bağdi mûsee musaddigan (→ l) limee beyne yedeyhi yehdî ilel haggi ve ilē târigin (→ m) mustagîm.
30. Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.

يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ

Yâ gavmenē ecîbû deiyellâhu ve ēminû bihî yağfirleküm min zunûbikum ve yucirkum min azeebin elîm.
31. Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.

وَمَن لَّا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْأَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِن دُونِهِ أَولِيَاء أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ

Ve men (→ l) lē yücib deiyellâhu feleyse bimuğcizin fil ard (z)i ve leyse lehû min dûnihî evliyē'[ı] Uleeike fî dalâlin (→ m) mubîn.
32. Allah'ın dâvetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah'ı âciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Evelem yerav ennallâhellezî [kh]alaga's-semēvēti ve'l ard (z)i velem yağye bi [kh]algihinne bi gâdirin alē en (y) yuhyiye'l mevtē. Belâ, innehû alē külli şey'in gadîr.
33. Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O, her şeye kadirdir.

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ

Ve yevme yuğradüllezîne keferû alen-nēr[i] eleyse hēzē bi'l-hagg[i] gâlû belâ ve rabbinē... Gâle fezûgul azēb, bimē küntüm tekfurûn.
34. İnkâr edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? denildiğinde: Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş, derler. Allah: Öyleyse inkâr etmenizden dolayı azabı tadın! der.

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِل لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِّن نَّهَارٍ بَلَاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ إِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ

Fasbir kemâ sabera ulul azmi minerrusuli ve lâ testağcillehum. Keennehüm yevme yeravne mē yûadûne lem yelbes (*)û illē sēaten (→ m) minnehēr[in] fehel yühlekü illel gavmül fâsigûn.
35. O halde (Resûlum), peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar vâdedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi hiç!

Dipnotlar

(*) Peltek se.

(**) Tecvit kuralı: Suskun Nun'dan (ya da iki üstün, iki esre, iki ötreden sonra) Be harfi geldiğinde; Nun, Mim'e dönüşür.

[kelime] duraklı okurken [ ] parantezinin içindeki kelimeler okunmaz. Ama durak verilmiyorsa diğer cümleye bu kelimelerle bağlanır.

(harf) Alternatif ya da tecvitli okumalardır. Örneğin -n (→m), -n harfinin m olarak telafuz edilmesi gerektiğini bildirir.

[kh] Hırıltılı he.

â, î ve û harfleri: Belirtilen harflerin uzatılacağını belirtir. Örneğin; kitâbun=kitaabun, fî=fii, muslimûn=muslimuun olarak okunur.

Sesli Meal





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: rabia, 01.11.2013, 18:09 (UTC):
bişey anlamadım açıkcası ama tşk kürler

Yorumu gönderen: m şerif, 24.11.2010, 13:20 (UTC):
çok guzel bir ayet ve eş benzeri yoktur allah razı olsun yazana teşekurler

Yorumu gönderen: hanife , 22.08.2010, 16:27 (UTC):
ALLAH RAZI OLSUN SİZDEN

Yorumu gönderen: selahattin, 26.05.2010, 05:59 (UTC):
yüce rabbim sizleri korusun inşallah bizi aydınlatıyorsunuz allah sizden razı olsun

Yorumu gönderen: ömer şaman, 18.02.2010, 07:50 (UTC):
ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN

Yorumu gönderen: yavuz dipi, 08.02.2010, 05:31 (UTC):
ALLAH emegi geçen herkesten razı olsun..

Yorumu gönderen: yasar salih, 05.01.2010, 00:17 (UTC):
tesekkür edrim elinize saglık

Yorumu gönderen: FATİH, 06.08.2009, 05:38 (UTC):
BU SİTE GERÇEKTEN ÇOK GÜZEL ALLAH RAZI OLSUN



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 49785376 ziyaretçi (126452295 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler