Boyut Kavrami
 
boyut, boyutlar, dimension, dimensions

Boyut Kavramı

Hazırlayan: Akhenaton

Uzay’da, gezegenimiz dışındaki gezegenlerde ya da yıldız sistemlerimizde, bizim gibi düşünen varlıklar olup olmadığı; onların Dünya’mızı ziyaret edip etmediği; konularının tartışılmasında, kulağımıza çok ilginç gelen bir iddia varır. O da şudur: “Onlar, bir başka boyut içinden geliyorlar!“

Böyle bir iddianın, ne derecede doğru olduğunu kavrayabilmemiz için, önce “Boyut”un ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. “Boyut”, kısaca: belirli bir yöne uzanımı belirtmektedir. Türkçe Sözlük, boyut’u şöyle tanımlamaktadır: [1]

“Boyut: doğrular, yüzeyler ya da cisimlerin ölçülmesinde ele alınan üç doğrultudan, yani uzunluk, genişlik ve de derinlik’ten her biridir. Nitelik bir ölçüdür.” [2]

Matematik Terimleri Sözlüğünde ise daha değişik bir tanımlama yapılmakta ve “Boyut: (Alm. Dimanslon) (Fr. ve Ing. Dimension) (la Dimensio) doğrusal uzayının bir tabanının, sayısal sayısı, “Simgesi” boy (E) dir.” [3] şeklinde anlatılmaktadır.

Boyutsuz nesne bir noktadan ibarettir. Nokta ile çizgi arasında önemli bir fark, çizgide tek boyutlu hareket varken noktada hareket olmamasıdır. Peki, bir noktadan çizgi nasıl oluşabilir? Elimizde birkaç nokta olsa yan yana koyup çizgi oluştururuz. Tek noktadan çok nokta oluşması için noktanın kendinden yeni noktalar üretmesi, yani doğurgan bir nokta olması gerekir.

Her yeni doğan nokta yeni bir nokta doğurursa, bunların yan yana gelmeleriyle çizgi oluşur. Aynı şekilde tek bir çizgiden üreyen çizgiler bir yüzey ve yüzeyden üreyen yüzeyler bir hacim oluşturur. Hacim 3-boyutlu olduğuna göre, dört boyutlu bir nesne üretmesi için kendinden yeni 3-boyutlu hacimler üretmelidir.[4]

boyut, kare, kup
Soldan sağa, kare, küp ve tesseract. Karenin çevresi bir boyutlu doğrular, küp iki boyutlu alanlar ve tesseract da üç boyutlu hacimler tarafından sınırlandırılmıştır.

Fizik ve matematikte boyut, bir uzayın ya da nesnenin boyutu, gayriresmi olarak bu uzay ve nesne üzerindeki herhangi bir noktayı belirlemek için gereken minimum koordinat sayısı olarak tanımlanır. Bir doğru üzerindeki bir noktayı tanımlamak için bir koordinat gerektiğinden doğrunun bir boyutu vardır (örneğin sayı doğrusu üzerindeki 5 noktası). Düzlem, kare ya da daire yüzeyinin iki boyutu vardır, çünkü bu yüzeyler üzerindeki herhangi bir noktayı tanımlamak için iki koordinata ihtiyaç vardır (örneğin kare üzerindeki bir noktayı tanımlamak için hem enleme, hem de boylama ihtiyaç vardır). Yine aynı şekilde küre, silindir ya da küpün içindeki bir noktayı tanımlamak için üç koordinat gerektiğinden bu boşluk üç boyutludur. İzafiyet Teorisi’nde ise zaman, dördüncü ve uzaysal olmayan boyut olarak eklenir.[5]

Üstte görülen iki adet iç içe geçmiş küp aslında hareketli olan hiperkübün çizimidir. Hareket halinde olan iki küp sürekli olarak içten dışa ve dıştan içe dönüşerek birbirlerini adeta üretirler. Evreni de bir tür “Hiperküp” olarak düşünebiliriz. Burada “küp” seçimi sadece basit bir yaklaşım olarak görülmelidir. Kendini üretirken 3-boyutlu evrende küçük değişiklikler oluşur. Bu aynen DNA molekülünün kendinden kopyalar çıkarırken ufak farkları da üretmesi gibidir.[4]

Bilim’de ya da Din’de olsun, karşılaştığımız fikirlerin en garibi, en şaşırtıcısından söz edelim şimdi. Kanıtlanamadığı kesin. Hiç bir zaman da kanıtlanamaz. Ama, yine de insanın kanını oynatan bir fikir: Denildiğine göre, “Sonsuz Evrenler Hiyerarşisi Vardır”. Öyle ki, elektron gibi Evrenimizdeki bir temel zerreciğin içine girilebilse, tümüyle kapalı kalmış “Bir Başka Evren Görebileceğimiz”dir. Bunun içinde Gökadaların ve daha küçük yapıların bölgesel karşıtı olan çok sayıda ve daha küçük element zerrecikler vardır. Bunlar da “Bir Alt Düzeyin Evrenleredir ve bu, hep böyle gider. “Evren içinde Evren” bulunması, aşağı doğru bir hiyerarşi oluşturduğu gibi, yukarı doğru da oluşturur. Sonsuza dek.

Bizim bildiğimiz “Galaksiler, Yıldızlar, Gezegenler ve İnsanlardan oluşan Evrenimiz, bir Üstteki Evrenin tek ve temel zerreciği” gibidir. Sonsuz bir merdivenin basamağı yani.. .Bu Evrenlere girebilmemiz için “Dördüncü Fiziksel Boyuta Girmemiz” gerekebilir. Herhalde kolay değildir. Belki de bir “Kara Delik”, bu konuda bize yardımcı olabilir. Güneş Sistemi yakınlarında küçük kara delikler bulunabilir. Sonsuzluğun ipucunu ararken, bir sıçrama yapabiliriz.” [6]

Holografi teknolojisi, hem yatay hem de dikey ışık modülasyonlarım toplayacak biçimde daha da geliştirilemez mi? Bu sorulardan daha ilginç olanı ise şu olacaktır: Acaba, Uzay’da, hem yatay hem de dikey gözlere sahip yaratıklar var mıdır? Böyle yaratıklar varsa, onlar, kaç boyutu birden algılayabilirler? Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, Evren Boyutları içinde yer alan, ancak diğer boyutlarla birlikte “Kendisinin Oluşturduğu Boyut Yapısıyla Evrenle Bütünleşebilen” insan, “bu boyutunu, ancak bilgi ile kurabilmekte”dir. Bu “Bilgi”: ister görüp duydukları, okuyup araştırdıkları, keşif, buluş ve icatlarıyla elde edilen “Bilgiler”; ister genetik olarak evvelden yerleştirilmiş “Iç Güdüler”, isterse duygusal ahş-verişlerle orta çıkan “Doğmalar” ya da “Sezgiler” hâlinde olsun, “tnsan’ın En Önemli Durumu” olan “Onun, Boyut Yapısı Uzanımları“nı belirtmektedir.[7]

Artık eminiz ki evren en az dört boyutludur (daha fazla olabilir). Örneğin evreni anlamaya yönelik olarak ortaya çıkan süpersicim (superstring) teorisi gibi fiziksel açıklamalar kimi zaman onu 26 boyutlu kabul etmek zorunda kalmıştır.[8]

Çok boyutlu cisimler, çok boyutlu uzaylarda yer alan nokta kümeleridir. Çok boyutlu uzaylar kavramının içine nokta, doğru, düzlem ve ikiden çok boyutlu uzaylar girer. Bunları üç boyuta kadar görürüz ve kolayca tasarlarız; fakat dört boyut ve sonrasını anlamak için, anlayabildiğimiz kısmı incelemek gerekir. Örneğin üç boyutlu uzayın iki boyutlu uzaydan (düzlemden) farkı, yukarı aşağı ve sağa sola harekete ek olarak, bu iki doğrultuya dik bir eksende ileri geri hareket edilebilmesidir. Aynı fark dört boyutlu uzay ile üç boyutlu uzay arasında vardır. Bir boyutlu doğrudaki uzunluk boyutuna düzlemde yükseklik boyutu, üç boyutlu uzayda derinlik boyutu, dört boyutlu uzayda yeni bir boyut daha –belki de zaman eklenir. Bunlar x, y, z, t eksenlerine karşılık gelir. Boyut arttıkça uzaya yeni eksenler katılır.[8]

boyutlar

Tarihçe

Boyut kavramı üzerine varyansyonlar, Euclid’in sınır notasyonu tanımlamasıyla başlar.[9] Euclid geometrisinde bir nesne, uzunluk, genişlik veya yüksekliğe sahip olma bakımından bir özellik taşır ve nesnenin sadece uzunluğu varsa 1-boyutlu; uzunluğu ve derinliği varsa 2-boyutlu; uzunluğu, derinliği ve yüksekliği varsa 3-boyutludur.[10]

Poincare’ in 1905’ de topolojiyi tanıtmasıyla matematikçiler boyut kavramı hakkında daha derinlemesine düşünmeye başlamışlardır. O zamana kadar, boyut kavramı deneysel bir bakış açısıyla ele alınmakta ve bir nesnenin boyutunun çeşitli yönlere yayılımı ile ilgili olduğu düşünülmekteydi. Bu tanımlamaya göre, bir düz doğru bir boyutludur, eğer nesne birinci doğruya dik ikinci bir yönde yayılmışsa iki ve ilk ikisine dik üçüncü bir yönde de yayılmışsa 3-boyutludur.[11] Bu tanımlama ile Euclid’ in tanımlaması paralellik göstermektedir.[10]

Boyut kavramına ilk sistematik didaktik yaklaşım, Hans Freudenthal tarafından yapılmıştır. Hans Freudenthal, boyut kavramının düzlem geometri, analitik geometri-analiz ve topoloji perspektiflerinden ele alınabileceğini belirtmiştir.

Topolojide, uzayda bir N kümesinin her elemanı, tüm noktaları N’de olan bir kürenin merkezi ise bu N kümesine bir komşuluk denir. Örneğin bir küpün iç bölgesi, komşuluktur. Bir N komşuluğunun sınırı, N’ye ait olmayan tüm noktaların kümesidir. Fakat N’nin bazı noktalarını içeren keyfi küçük kürelerin merkezidir. Örneğin bir küpün içi için sınır, 6 tane yüzüdür.[10]

Bu kavramlara göre boyut tanımı şöyledir: Bir S kümesinin her noktası, S ile arakesitlerinin sınırları en fazla (n-1) boyutlu küçük komşuluklarda bulunuyorsa bu S kümesi en fazla n-boyutludur ve S kümesi en fazla n-boyutlu ise S kümesi n-boyutludur.[45] Bu perspektiften bakıldığında çizgisel şekillerin 1-boyutlu (örn. doğru, dikdörtgen, çember, eğriler, vb), yüzeylerin  2-boyutlu (örn. küre, daire, prizmalar, düzlem, çokgensel bölgeler, vb.) ve katı cisimlerin (örn. küresel bölge, silindirik bölge vb) 3-boyutlu olduğu anlaşılmaktadır.[10]

Matematikte Boyutlar

  1. Boyutsuzlar
    1. NOKTA (.) , boyutsuzdur. çünkü eni, boyu ve derinliği yoktur.
  2. Bir Boyutlular
    1. Doğru parçası, ışın ya da doğru; 1 boyutludur. Çünkü sadece uzunlukları vardır:

      doğru
  3. İki Boyutlular
    1. Kare, dikdörtgen üçgen vs. yüzeysel şekilerde en ve boy vardır. Bu yüzden de iki boyutlulardır:

      2 boyutlu şekiller
  4. Üç Boyutlular
    1. Küp ve prizmalarda en, boy ve yükseklik olmak üzere 3 boyut vardır:

      üç boyut
  5. Dört Boyutlular
    1. Tetraküp yada hiperküp, 4 boyutludur:

      4 boyut

Atom Evrenindeki Boyutlar

Descartes’in, üç boyutlu yapıdan oluştuğunu belirttiği çişimin, en küçük parçacığı olan “Atom, adını, eski Yunancada “bölünemez” demek olan “Atomos”tan alıyordu. Cisimler, parçalana parçalana o kadar ufak parçaya ayrılırlardı ki, bunların en küçük ve artık bölünemez bir parçası kalırdı, işte.ona da bu nedenle atomos’tan gelen “Atom” adı verilmişti.

Çağımız başlarında, “madde”nin yeni baştan ele alınması ve 2. Dünya Savaşında, “Atom Bombası”nın patlatılması, yepyeni konuları da gündeme getirmişti. “Atom”, artık, cismin en küçük parçacığı olarak ele alamıyordu. Karşımıza, küçücük ancak o ölçüde de görkemli bir “Atom Evreni” çıkmıştı. Bu küçücük evren içinde bulunan çeşitli partiküllerin bir kısmı negatif, bir kısmı pozitif elektrikle yüklü idiler. Bir kısmı ise tamamen nötr durumdaydı!,. Bu partiküller, mekân ve zaman içinde ilginç hareketler gösteriyor ve bir anda, bir durumdan diğer duruma dönüşüyor “Transmutasyon”a uğruyorlardı. Elektron Dalgaları Kuramı ve Madde Dalgaları hakkındaki ilginç çalışmaları sonunda 1929 yılında Nobel Fizik ödülünü alan Fransız fizikçisi Louis de Broglie, bu duruma değinirken; [12]

“Elemanter varlıklar, mekân ve zaman içinde, âdeta kendileri için yapılmış bir elbise içinde içinde gibi yüzerler; karşılıklı tesir, esrarlı proseslerinde ferdiyet zayıflar; eski fizikçiler için o kadar aziz olan determinizm bile, boyun eğmeye mecbur olur.” [13]

diyordu. Atom Evreni içinde yer alan ve çeşitli adlarla tanımlanan bu elektron, foton, proton, nötron, positron, mezon, mü-mezon, pi-mesonlar; anti-elektronlar, anti-protonlar, anti-nötronlar.. ve diğer partiküller, birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde idiler? Bu partiküllerin birbirleriyle çarpışmaları, hangi “Etkiler” ya da “Eğilimler”den meydana geliyordu?

Atom Fizikçisi, Çekirdek Fizikçisi ve Çekirdek Kimyacı bilginler, bu çarpışma ve birleşmelerin, analiz ve sentezlerini yapar ve matematik formüllerini saptamaya çalışırlarken, konuyu, Einstein’in ortaya koyduğu “Zaman Boyutu” ile birlikte ele alarak değerlendirmeye girişmişlerdi. Bu değerlendirme sonucunda ise “Atom Evrenindeki Flareketler”, bambaşka bir anlam kazanmaya başlamıştı.

Atom içindeki durumu “Dalga Mekaniği” ile açıklayan ve bu buluşu ile 1933 yılında Nobel Fizik Ödülünü alan Avusturyalı fizikçi Envin Schrödinger, elektronların bu hareketlerini, “Yedi Boyutlu Dalgalar Sistemi” şeklinde adlandırmaya çalışmıştı. Aynı konuya değinen, ünlü İngiliz Astronomi bilgini James Jeans, bu ilginç durumu şöyle açıklamaktaydı: [12]

“iki elektronun birbirine rastlamasıyla ne vukua geldiğini, en basit şekilde ifade etmek için Dalga Mekaniği “Yedi Boyutlu” bir “Esir”deki dalgalar sistemini ortaya koyuyor. Bunların “Mekâna ait olan Altı Boyutu”nun üçü, elektronlardan birine ve diğer üçü diğer elektrona ait olup, biri de “Zaman Boyutu”dur. Üç elektronun birbirine rastlamasıyla hasıl olacak vakanın tarifi için, (her elektron için üçerden) “Dokuz Mekân Boyutu” ve bir de “Zaman Boyutu”ndan mürekkep olan“On Boyutlu” bir “Esir”e ihtiyacımız vardır.” [14]

James Jeans, bu açıklamalarını, şu sözleriyle tamamlamaktaydı:

“Diğer boyutları birbirine bağlayan “Zaman Boyutu” olmasa idi bir çok elektronların hepsi, aralarında bağlantı bulunmayan “Üç Boyutlu Münferit Mekânlar”da mevcut olurdu. Bu halde, “Zaman”a, “Madde tuğlalarını birbirine bağlayan harç” gibi bakabiliriz. Tıpkı Leibniz’in, “Penceresiz Monad”larının, ruhî düzlem üzerinde üniversal bir zihinle bağlanması gibi.” [15]

James Jeans gibi birçok Astronomi bilgini ve Makro-fizikçilerin yanı sıra, “Atom Evreni”ndeki boyutları araştıran Mikro-fizikçilerin de hemen hemen aynı düşünceye sahip olduklarını görüyoruz. Burada ilginç olan durum, bütün bu araştırıcıların, (bu inceleme ve araştırmaları yapan ve bulgularını ortaya koyan) “Düşünce Sahipleri”nin, insan düşüncesinin bu boyutlar içinde ileriye ve geriye uzanan “Beşinci Bir Boyut” yapısında olup olmadığı üzerinde durmamış olmalarıdır.

Eğer, “Dört Boyutlu Evren”derı söz ediliyorsa,-ki, düşünen, araştıran ve hayal gücünü kullanan “insan Bilinci”, böyle bir yapının olduğunu ortaya koymaktadır- o zaman, bu değerlendirmede bulunan şu varlık, (ruh-beden yapısı ile insan), ister “Kendine Göre izafi” (göreli), ister Evrenin “Uzay-Zaman Yapısına Göre izafi” (göreli) bir yerinde bulunsun, “Evren içinde Beşinci Bir Boyut”tur. Kısaca “insan Bilinci”, “Dört Boyutlu Evrenin” bir “Koordinatı” olarak “Beşinci Bir Boyut”tur.” [12]

4 boyutlu uzay
4 boyutlu uzay

4. Boyut

Bizim uzayımız ve nesnelerimiz 3 boyutludur. En boy ve derinlik içerir. Fakat, bu bizim ‘algılayabildiğimiz’, içinde yer aldığımız boyutudur. Görsel zekamız ve beynimiz 3 boyuta göre şekillenmiştir. Dördüncü boyutu “henüz” algılama olanağımız bulunmuyor.

Bugünkü fizik bilgimize göre, dördüncü boyut olarak aslında hepimizin bildiği, Einstein’in teoremleriyle daha da önem kazanan ‘zaman’ ele alınıyor. Yani, üç fiziksel boyut ve zaman boyutu içinde varlığımızı sürdürüyoruz.

Zaman boyutu haricindeki dördüncü “fiziksel” boyutun ilk defa 1888 yılında Charles Howard Hinton tarafından türetildiğine inanılıyor. Bilim insanları bu dört boyutlu yapıya tesseract (Yunanca tesseres aktines = dört ışın) ya da tetraküp ismini vermişler ve bizim görsel biçimde algılayacağımız boyuta getirmeye çalışmışlar.

tesseract, tetraküp
Tesseract ya da tetraküp.

Üstteki animasyona baktığınızda sanki 2 küp birbirlerinin içinden geçiyormuş gibi görülebilir. Fakat gördüğünüz kare yüzeyler 4 boyutlu bir evrende gerçekte eğilip, uzayıp, kısalmıyor. Buradaki küçülme ve deformasyon, bu dört boyutu bizim üç boyutlu dünyamızda görselleştirebilme amaçlı yapılmış mecburi bir şey. Biraz daha dikkatli incelediğinizde 4. Boyutu fark edebilirsiniz. Eğer fark edemediyseniz önemli değil çünkü insan beyni bunun için tasarlanmadı. Burada işin içine biraz soyutluk ve perspektif giriyor.[16]

Einstein’in Zaman Boyutu

Albert Einstein’in ünlü Relativite (Görelilik) Teorisi ile birlikte “Evreni Değerlendirme” konusunda, yepyeni bir bakış açısı ortaya çıkmış ve Öklit’in “Üç Boyutlu Yapısı”na “Zaman Boyutu” eklenerek, “Dört Boyutlu” bir “Uzay - Zaman Birliği” ortaya konulmuştur.

Onun, böyle bir görüşe varabilmesinde en büyük etken, kendisinden ikiyüz yıl önce yaşamış olan büyük alman matematikçisi ve filozofu Leibniz’in; [17]

“Uzay ve Zaman, eşyanın kendi aralarındaki ilişkilerinden meydana gelmiştir. Eğer onlar, mekânı işgal etmeselerdi hiç bir şey olmazdı.” sözlerinin büyük etkisi olmuştu. Einstein, bu görüşle hareket ederek, “Mutlak Mekân” (Salt Uzay) fikrini de reddetmişti. Ona göre, relativ (göreli) olmadıkça, renk denilen bir şey olmayacağı gibi, zamanı belirleyecek bir olay, bir an, saat ya da gün de olamazdı.” [18]

Ünlü bilgin, teorisinin doğruluğunu belirtmek için, bir trenin üstünde bulunan gözlemci ile yerde bulunan bir gözlemcinin durumlarım ele alıyordu. Her iki gözlemcinin de dürbünleri, trenin her iki yönüne de bakmaktaydı. Dürbünler, trenin geliş yönü ile gidiş yönüne çevrili bir durumdayken ve tren, tam yerde bulunan gözlemcinin yanından geçerken, trenin hem gidiş yönüne, hem de geliş yönüne aynı anda (diyelim ki saat tam 12’de) birer yıldırım düştüğünü varsayarak, soruyordu. “-Trenin üstünde bulunan gözlemci ile yerde bulunan gözlemci, aynı anda aynı yıldırımları görebilmişler midir?”

Cevap ise “-Hayırladır. Çünkü, tren gidiş yönüne doğru hızla gittiği için, düşen yıldırımın ışığı, aynı anda her iki gözlemcinin dürbünlerine çarpmıştır. Fakat, tren geliş yönünden hızla uzaklaştığı için, geliş yönüne düşen yıldırımın ışığı, trenin üstünde bulunan gözlemcinin dürbününe, biraz gecikerek gelecektir. Bu nedenle, yerdeki gözlemci, “- Saat 12rde trenin gidiş yönü ile geliş yönüne, birer yıldırım düştü!” diyebildiği halde, trenin üstünde bulunan gözlemci, “- Saat 12’de trenin gidiş yönüne bir yıldırım düştü. Ancak, 12’yi şu kadar saniye geçe de, geliş yönüne bir yıldırım düştü!” diyecektir. Eğer, trenin hızı saniyede 300. 000 km olsaydı, geliş yönüne düşen yıldırımın ışığı, trene hiç bir zaman yetişemeyeceği için, trenin üstündeki gözlemci, Trenin geliş yönüne, hiç bir yıldırım düşmedi!” diyecekti.[17]

“Bü olay şunu göstermektedir ki, .insanın “şimdi” dediği an âlemin her yerinde “şimdi” değildir. Einstein, böylece, “-Doğadaki olayı tarif etmek isteyen bir bilgin; “Zaman” ve “Uzay” ölçülerini sabit değil, değişici nicelikler olarak dikkate almalıdır” görüşünü ileri sürüyordu.” [19]

Einstein, 1916 yılında yayınladığı, “Relativite Teorisi” adlı kitabında, Minkowski’nin Uzay-Zaman kavramından nasıl etkilendiğini, açıkça belirtmekteydi:

“Matematikçi olmayan bir kimseye, “Dört Boyut”tan bahsedilirse; o, tiyatrodaki hayaletlerin bizde, husule getirdiklerine benzeyen mistik bir ürpermeye tutulur. Bununla beraber, içinde yaşadığımız âlemin, “Dört Boyutlu bir Uzay-Zaman Süreklisi Olduğumu ifade etmek kadar tabii bir şey yoktur.

Uzay, üç boyutlu ve süreklidir. Bu demektir ki, sükûnette olan bir noktanın yerini, x, y, z, gibi (koordinatlar) üç sayı ile tespit etmek mümkündür ve her nokta için bir çok noktalar bulunabilirin, yerleri ilk noktanın koordinatları olan x, y, z, ye istediğimiz kadar yakın olarak alacağımız x1, y1, z1 koordinatları ile belli olsunlar, işte bu özellikten dolayı “Sürekli”, üç koordinattan dolayı da “Üç Boyutlu” diyoruz.

Buna benzer bir tarzda, Minkowski tarafından kısaca “Âlem” denilen, fizik olayların âlemi, Uzay-Zaman kavramına göre, pek tabi! olarak “Dört Boyutlu”dur. Çünkü bu âlem, tek tek bir takım olaylardan müteşekkildir ve her olay üçü (x, y, z ) “Uzay Koordinatları” ve biri “t zaman koordinatım “göstermekle tespit edilir.

Bu anlamda âlem, aynı zamanda bir süreklidir. Çünkü her olay için, birçok yakın olaylar vardır ki (gerçek veya düşünülebilen) x1, y1, z1, t1 koordinatları, bahis konusu olayın x, y , z, t koordinatlarına istenildiği kadar yakın olurlar. Bizim âlemi, dört boyutlu bir sürekli olarak görmeye alışmamış olmamız, izafiyet teorisinden evvelki fizikte, “Zaman”m, uzayın koordinatlarına nazaran, daha bağımsız ve değişik bir rol oynamış olmasıyla izah edilebilir.” [20]

uzay, evren, universe

5 Boyutlu Uzay

Beş boyutlu uzay fikri matematikte sıklıkla ortaya çıkan ve meşru bir yapı olan bir soyutlamadır. (Fizikte ve matematikte, N numara serisi, N- boyutlu uzayın yerine tekabül eder.) Bir şekilde içinde yaşadığımız ve gerçek evrende olup olmadığı hala tartışılan beş boyutlu uzay, astrofizik ve parçacık fiziğinin de kapsadığı ve fiziğin birçok dallarında araştırılıyor.

Fizikte, beşinci boyut var olan üç boyut ve göreceliliğin boyutu olan zamanın ötesinde ekstra farazi bir boyuttur. Kaluza- Klein teorisi yerçekimi ve elektromanyetik kuvveti birleştirmek için kullanılır. Örneğin, Mİnskowski uzayı ve Maxwell denklemleri, beş boyutlu Riemann eğrilik tensörünün içinde gömülü olabilir. Kaluza- Klein teorisi günümüzde temel olarak yerleştirilmiş bakım kuramı olarak görülür. M- teorisi yedi tanesin atom altı seviyesinin de altında olduğu 11 boyutlu uzay-zamanı ileri sürmektedir. Fizikçiler, yerçekiminin ağırlığı taşıyan bir parçacık olduğunu ve beşinci veya daha yüksek boyutlara ki yerçekiminin diğer üç temel kuvvetten daha zayıf olması kolayca açıklanabilen, sızıntı yapabileceğini iddia etmişlerdir. 1993’te, fizikçi Gerard’t Hooft holografi ilkesini ileri sürmüştür. Holografi ilkesi ekstra bir boyutun uzay zamanında daha küçük bir boyutla birlikte eğrilik olarak görülebileceği bilgisini vermektedir. Örneğin, hologramlar gözlemci hareket ettiği zaman eğriliğin resmini veren iki boyutlu alana yerleştirilmiş üç boyutlu resimlerdir. Benzer şekilde, dördüncü boyut hareket eden parçacığın eğrilik yolu olarak görünebilir üç boyutlu alana yerleştirilmiştir. Hooft beşinci boyutun gerçekten bir uzay zaman fabrikası olduğunu iddia etmiştir.[21]

Beş Boyutlu Geometri

Beş veya daha fazla boyutlarda sadece üç düzenli politop görülür. Beş boyutta; 1. Simplex grubundan 5 simplex; 6 köşe, 15 kenar, 20 yüz( her biri eşkenar üçgen olmak üzere), 15 hücre (her biri düzenli dört yüzlü şekil olmak üzere), 5 hiperhücre( her biri 5 hücre) ile birlikte. 2. Hiperküpler grubundan 5 küp; 32 köşe, 80 kenar, 80 yüz(her biri kare olmak üzere), 40 hücre(her biri küp olmak üzere) ve 10 hiperhücre (her biri 5 hücre) ile birlikte. 3. Cross politop grubundan 5 ortoplex; 10 köşe, 40 kenar, 80 yüz(her biri üçgen olmak üzere), 80 hücre(her biri 4 yüzlü şekil olmak üzere) ve 32 hiperhücre( her biri 5 hücre) ile birlikte. Dördüncü politop olan demihypercube, 5 kübe alternatif olarak sunulabilir ve yarım köşe(16), alternafif 5 hücre ile sınırlandırılmış ve 16 hiperhücre ile birlikte 5- demicube olarak adlandırılır.[21]

5 boyutta düzenli ve yarı düzenli politoplar (her bir coxeter alanda orthogonal projeksiyonların simetrisi olarak yer değiştirmiştir:

A5 BC5 D5

5-simplex

5-cube

5-orthoplex

5-demicube

Ek Boyutlar

Fizikte üç uzay boyutu ve bir de zaman boyutu kabul gören normdur. Fakat temel kuvvetleri birleştirmeye çalışan teoriler, bu amaçla daha fazla boyut eklemektedirler. Süper sicim teorisi, M teorisi ve Bozonsal sicim teorisi, fiziksel uzayın sırasıyla 10, 11 ve 26 boyutlu olduğunu iddia ederler. Bu ilâve boyutların uzaysal olduğu söylenir. Fakat biz ancak üç uzaysal boyutu algılarız ve bugüne kadar ne deneysel, ne de gözlemsel deliller, ilave boyutların varlığını tasdik etmez. Muhtemel bir açıklama, uzayın atomaltı ölçekte (muhtemelen kuark/sicim ölçek seviyesi veya daha altta) ilave boyutların içine “sarılmış gibi” davrandığıdır.

Aralık 2012’de Büyük Hadron Çarpıştırıcısı sonuçlarının analizi, büyük ilave boyutlu teorileri ciddî şekilde sınırlamıştır.

Uzaya ilave boyutlar eklemiş başka fizîki teorilerse şunlardır:

  1. Kaluza–Klein teorisi, kütle çekimi dışındaki kuvvetleri açıklamak için ilave boyutlar getirir (aslen sadece elektromanyetizma).
  2. Büyük ilave boyutlar ve Randall–Sundrum Modeli, kütle çekimin zaafını açıklamaya çalışır. Bu özellik brane kozmolojisinde kullanılır.
  3. Evrensel ilave boyutlar [5]

Hawking’in Çok Boyutları

Stephan W. Hawking, Evrenin, “Büyük Patlama (Big-Bang) anından Kara Deliklerce kadar uzanan evrimini” incelerken, “Boyutlar”a da değinmektedir. Hawking, büyük patlamayı takiben süre gelen “Yıldızlar Evrimi” sonunda, bu “Yıldızların milyarlarca yıl sonra” bir Nova ya da Süpernova hâlinde patlayarak “Ölüm Yolculuğu”na çıkacakları; bu süreç içinde büzüşmeye başlayacakları; ve bir santimetre küp hacimleri, tonlarca ağırlığa varacak birer beyaz cüce olacakları; hakkında, kendinden önceki astrofizik bilginlerinin görüşlerine aynen katılmaktadır. Bu “Beyaz Cüce”lerin, büzüşme süresi içinde, çevrelerinde bulunan bütün partikülleri, gaz ve tozları ve hatta Gezegenleri ve yakınındaki Yıldızlan bile kendisine çekip yutmaya başlayacakları ve ışığı da, kuvvetli çekim etkileriyle çekip yuttuklarından, birer “Kara Delik” hâline dönüşecekleri; yolundaki fikirleri de aynen kabul etmektedir. Şu farkla ki: böyle bir “Kara Delik” çevresinden geçmeye çalışan “Astronot” bir anda onun içine çekilerek “Tekilleşecek”tir.[22]

Hawking, bu konudaki görüşlerini, kitabında şöyle açıklamaktadır:

“Roger Penrose ile birlikte yaptığımız ve 1965’ten 1970’e kadar süren çalışmalarımız, şunu göstermiştir: Genel izafiyet (Relativite) teorisine göre Kara Delik içinde, sonsuz yoğunluğun “Tekilleşmesi” ve “Uzay-Zaman Eğriliği” olması gerekmektedir. Bu tıpkı, zamanın başlangıcındaki büyük patlama’ya (Big-Bang’e) benzemektedir. Ancak bu durum, çöken yapı ile birlikte Astronot için de zamanın sonu olacaktır. Bu “Tekilleşme’de (singularity), bilim kanunları da geleceği bilebilme yeteneğimiz de yok olacaktır.” [23]

Hawking, “Zaman Boyutu”nu “Üç Oklu Bir Yapı” olarak ele almaktadır:

“Zamanın, en az üç değişik oku vardır. Birincisi, “Zamanın Termodinamik Okudur”, “Düzensizliğin ya da Entropinin Arttığını Gösterir”. Sonraki, “Zamanın Psikolojik Oku”dur. Bu Ok, gelecek zamanı değil, hissettiğimiz zamanı, “Hatırladığımız Zaman”ı gösterir. Sonuncusu ise “Zamanın Kozmolojik Oku”dur. Bu da, “Zaman”m, büzülmeden daha çok “Genişleme Yönü”nü gösterir.” [24]

Prof. Hawking’in, “Zamanın Değişik Okları” tanımlamasıyla, “Boyutları”, çoğaltarak sunacağı hemen fark edilmektedir. Onun görüşlerinde en ilginç yön ise: “Uzay-Zaman Boyutları” denilince, onun hemen “Olağan Boyut değil, on boyut mu ya da yirmi boyut mu henüz bilinmiyor!.”’şeklinde karşılık vermesidir.

Eğer, gerçekten bu “Fazladan Boyutlar” (extra dimensions) varsa, biz onları neden fark edemiyoruz?.. Neden, yalnızca “Üç tane Uzay Boyutu” ve “Bir tane Zaman Boyutu” görüyoruz?.. Bu fikir herhalde, “diğer Boyutların”, küçücük, bir inc’in milyon kere, milyon kere, milyon kere, milyon kere milyonda biri kadar “ufacık bir uzay parçası içinde eğrilip kaldığı” düşüncesinden, ileri gelmektedir. Bu öyle küçüktür ki, onların farkında bile olamıyoruz. Böylece de biz yalnızca, Uzay-Zaman’ın büyük ölçüde düz olduğu “Bir Tane Zaman Boyutu” ve “Üç Tane de Uzay Boyutu” görüyoruz. Bu durum, tıpkı bir portakalın yüzeyine bakmak gibidir.

Ona yakından baktığımızda, yüzeyinin pütürlü ve kırışık olduğunu gördüğümüz halde, uzaktan baktığımızda düzgün görünmesi gibidir. “Uzay-Zaman”da tıpkı böyledir. Küçük ölçekte “On Boyutlu’dur ve son derecede Eğri”dir. Fakat, daha büyük ölçeklerde, onun “Eğriliğini ve fazla Boyutlarını göremezsiniz”. Eğer bu resim doğru ise “Fazladan Boyutlar”, uzay gemilerinin geçemeyeceği kadar küçük olacaklarından, gelecekteki uzay yolcuları için çok kötü bir haber demektir. Gerçi, bir başka büyük problem daha vardır. “Neden, Boyutların hepsi değil de yalnızca bir kısmı küçük bir top içinde eğrilip kalmıştır?” O halde neden, bütün boyutlar eğrilip bükülü kalırken, “Bir Tane Zaman” ve “Üç Tane Uzay Boyutu”, “dümdüz kalmış?”

Bunun olası cevabı, insana has prensipten geliyor. “İki Uzay Boyutu”, bizler gibi karmaşık varlıkların gelişmeleri için yeterli değildir. Örnek olarak,“Tek Boyutlu” bir dünyada yaşayan “İki Boyutlu Hayvanlar”, birbirlerini geçmek için üst üste tırmanmak zorunda olacaklardı.. Eğer “iki Boyutlu Bir Yaratık” bir şeyi yiyecek olursa, onu tam olarak sindiremediği için, aynı yoldan geri çıkartmak zorunda kalacaktı. Ya da bütün bedenini, bir uçtan diğer ucuna kadar uzanan bir “sindirim yolu” boyunca ikiye bölecekti. Bu nedenle de “iki Boyutlu Varlık” ortadan ikiye ayrılacaktı, Üçten fazla olan boyutlarda ise başka sorunlar ortaya çıkacaktı. İki cisim (bodies) arasındaki gravitasyonel güç, üç boyutlular arasındaki güçten çok daha büyük hızla küçülecekti. “Üç Boyutta” uzaklık iki katına çıktığında, gravitasyonel güç’e inecekti. “Dört Boyutta”, uzaklık iki kata çıktığında gravitasyonel güç 1/8’e, “Beş Boyutta” ise 1/16’ya. v. b. inecekti. Tıpkı Dünyamız gibi Gezegenlerin yörüngesel hareketleri, uzak mesafelerde, gravitasyonel güç ile kütle arasındaki çekim bağlantısı, kararlı bir şekilde olmayacaktı. Bu yüzden de, Güneş çevresinde dönmekte olan bir gezegen, sapma hareketiyle, bir sarmal çizerek ya doğrudan doğruya Güneş’e gidecek ya da ondan uzağa fırlayacaktı. Bunun sonucu olarak da ya yanacaktık; ya da donacaktık.. .” [25]

11 boyutlu uzay
10 ya da 11 boyutlu evren.

10 Boyutlu Evren

Bilim insanları dördüncü boyutun zaman olduğunu ve bilinen maddenin herhangi bir noktada tüm özelliklerine hükmettiğini düşünüyorlar. Üç boyut boyunca nesneler zamana göre evrende bir boyut oluştururlar. Daha derinlere inildikçe boyutların birbiriyle etkileşimleri özellikle fizikçiler için oldukça alengirli konulardır.

Süpersicim Teorisine göre beşinci ve altıncı boyutlarda muhtemel evrenleri oluştuğu düşünülmektedir. Eğer beşinci boyuta doğru bakabilseydik, bizimkinden biraz farklı olabilecek yani bizimkinden benzerlikleri ve farklılıkların olabilecek muhtemel dünyalar görebilirdik.

Altıncı boyuta geldiğimizde muhtemel evrenlerin olduğu bir düzlem görebilirdik. Böylece bütün muhtemel boyutları kıyaslayabilir, bizimki gibi diğer evrenlerin başlangıç koşullarını(Büyük Patlama vb.) görebilirdik. Teoride beşinci ve altıncı boyutlara hükmedebilirseniz zamanda geriye veya geleceğe yolculuk yapabilirsiniz.

Yedinci boyutta ise farklı başlangıç koşullarına sahip muhtemel dünyalara ulaşım olanağınız olabilir. Oysa beşinci ve altıncı boyutlarda başlangıç koşulları aynıyken, sonraki hareketler farklıydı. Burada ise her şey zamanın en başından farklı gerçekleşiyor.

Sekizinci boyuta geldiğimizde bu gibi her biri farklı başlangıç koşullarına sahip ve sonsuza kadar dallanan muhtemel evrenlerin muhtemel tarihsel düzlemine ulaşırdık. Bu nedenle bunlara sonsuzlar deniyor.

Dokuzuncu boyuta geldiğimizde ise, farklı fizik kanunları ve başlangıç koşullarına sahip bütün muhtemel evren tarihlerini kıyaslayabilirdik. Onuncu ve son boyutta ise hayal edilebilir her şey muhtemeldir. Bunun ötesi ise biz ölümlüler tarafından hayal edilemiyor ve boyutlara ilişkin doğal bir limit oluşturuyor.

İşte dört boyuta eklenen bu altı boyut algımızın dışında olsa da Sicim Teorisi için gereklidir. Normalde uzayda sadece dört boyutu algılayabilsek de diğer boyutların çok küçük bir yere sıkışmış olabileceği ya da bizim yaşadığımız dünyanın 3 boyutlu bir katman olarak bir tabakaya denk gelebileceği ve bildiğimiz tüm parçacıkların yerçekimiyle sınırlanmış olabileceği düşünülüyor. (Brane teorisi) Eğer ekstra boyutlar sıkıştırıldıysa diğer altı boyut Calabi–Yau manifoldu şeklinde olabilir. Algımızın çok ötesinde evrenin çok başlarındaki oluşumu etkileyebilir. Bu nedenle bilim insanları evrenin başlangıcına teleskoplarını doğrultmuş durumdalar. Bu sayede diğer boyutların kainatın evrimini nasıl etkilediği anlaşılabilir.[26]

26 boyut
26 boyutlu uzay

Sicim Teorisi ve 26 Boyutlu Uzay

Simetrilere göre evren sosuz boyutludur. Bu sonsuzun azaltıldığı bizim Hyper simetrimize göre evren 26 boyutludur. Süper simetriye göre ise 11 boyutludur ve bunun üzerinde sayılar içeremez.[27]

Sicim kuramının ana varsayımı maddenin yapıtaşlarının nokta parçacıklar değil 1-boyutlu sicimler olduğudur. Bu sicimler, ayakkabı bağı gibi açık ya da bir halka seklinde kapalı olabilirler. Sicimler olağanüstü kısadır. Tipik uzunlukları 10-33 cm’dir. Bu, öylesine küçük bir sayıdır ki gündelik hayatımızda ve hatta Standart Model’de bu uzunluğu ihmal edip sicimleri bir noktaymış gibi düşünebiliriz. Ancak kuramsal hesaplamalarda bu sayı, önemli farklara yol açmaktadır.

Bir keman telinin değişik titreşimlerinin değişik sesler vermesi gibi, bir sicimin de farklı titreşim kipleri (modları) vardır. Her bir kip, farklı bir kütleye ve farklı kuantum özelliklerine sahiptir. Böylece doğada gördüğümüz nötron, proton gibi parçacıkları tek bir sicimin değişik titreşimleri gibi düşünebiliriz. Bu, elbette son derece güzel, bütünleştirici bir resim. Bu kiplerin sayısı, sonsuzdur ve bu kadar çeşitli sayıda parçacık görmüyor olmamız ilk bakışta öyle görünse bile bir çelişki değildir. Çünkü bu kiplerin büyük bölümü parçacık hızlandırıcılarda bile karşılaşmadığımız çok yüksek enerjilerde gözlenebilirler.

Noktasal bir parçacık uzay-zamanda hareket ettiğinde 1 boyutlu bir çizgi çizerken, bir sicim 2-boyutlu bir yüzeyi tarar. Bu durum, kuantum alan kuramı hesaplarında rastlanılan bazı sonsuzluklardan kurtulmamızı sağlar. Noktasal iki parçacık, belli bir konumda ve zamanda çarpışır. Buna karşılık sicimlerin etkileştikleri an ve konum, artık bir nokta değil bir yüzeydir, yani belirsizdir. Böylece o tekil noktanın hesaplamalarda yarattığı sonsuzluk probleminden kurtulunmuş olunur. Bu sonsuzluklar, genellikle “renormalizasyon” denilen bir yöntemle zararsız hale getirilebilir; ama Standart Model’le Genel Göreceliliği birleştirmeye kalkıştığımızda bu yöntem işe yaramamaktadır.

Yukarıda da belirtildiği gibi bir sicimin her bir titreşim kipi değişik kuantum özelliklerine sahiptir. Sadece bozonik kipleri aldığımızda sicim kuramının kuantum mekaniğiyle tutarlı olabilmesi i cin uzay-zamanın 26 boyutlu (1 zaman, 25 uzay) olması gerekmektedir. Burada ilk defa bir fizik kuramının uzay-zamanın boyut sayısını belirlediğini görüyoruz. 26, bizim algıladığımız 4 (3+1) boyuttan oldukça uzak bir sayıdır.[28]

26 boyutlu uzay için uygun bir koordinat sistemi;

dır. Burada 𝐔1 alışılagelen eş açılı doğrultudur ve 𝐔2, 𝑥 değerlerinin onların 𝑥 = 0.446 ortalaması etrafında (𝑥i - 𝑥) sapmalarının vektörünün onun ∥𝑥-𝑥∥ = √25.9646 uzunluğuna bölünmesinden oluşan vektördür. 𝐔3,...,𝐔26 doğrultuları 24 ortogonal “hata uzayı” doğrultusudur.[29]

Evren tek boyutlu olsaydı (bu boyut büyük patlama ile AÇILMASAYDI, yani Planck sabitinin altında kalsaydı, bu boyut kıvrılacak helisler yapacaktı) dışa, açılsaydı, lineer olamayacak, ÇEKİM etkisiyle dev bir çember halinde başladığı noktaya dönecekti. Ortaya çıkan dev çember’in özelliği, SADECE ÇEKİM ETKİSİYLE DAİRE OLMAK ZORUNDA KALMASIDIR.

Evren, iki boyutlu olsaydı, Newton yasalarına göre uzaklık iki katına çıktığında “çekimin kütlesel değeri” de ½ olacak evren ise bir yüzeyden ibaret olacaktı. (membrane) İşte bu yüzey Newton’un dümdüz, çukursuz-tepesiz (indi-çıktısız fakat enine zikzaklı ışık yolu olan) evrenidir.

Üçboyutlu evren ise “Riemann” evreni olup, zaman boyutu içermez. Biz bu üçboyutlu evren yüzeyinde yaşamakla birlikte evrenin sadece “Yüzeyine” vakıfız. Yüzeyin içinde (Geçmişte) ve dışında (Gelecekte, henüz genişlememiş) bölgelerde olup-bitenlerden haberimiz olmaz. Çünkü evren bir “Balondur” biz bu balonun sadece yüzey zarında (Membrane) yaşamaktayız. Üç boyutlu bir evrende çekimin şiddeti uzaklığın karesiyle orantılı olarak kütleyi ¼ değerinde ağırlıksız gösterir. Örneğin 40 kg.lık bir cisim 10 kg. olur.

Dört boyutlu bir evren ise “Riemann-Minkowski” uzay-zamanıdır ve genel Rölativitenin “Dört boyutlusuyla” anlatılır. (Üç boyutluda uzaklık iki kat arttığında kütle de dörtte birine iniyorsa), dört boyutluda, uzaklığın iki kat olması halinde kütle de 1/8 oranına inecektir.

Öyleyse, beş boyutlu uzay-zamanda uzaklık iki kat ise kütlenin değeri de 1/16’ya inecektir. Böylece matematik işlemi yürüttük ve sonunda “26 boyutlu takyon evrenine” kadar gittik. Takyonların evreninde çekim terstir. Elma yere düşeceğine “Havaya düşer” buna (antigravitation, negravitation ya da) LEVITATION denmektedir. Levitation denen itimci özellik, sadece 26 boyutlu bir evrende yer alır.[27]

Cinlerin Boyutu

Kuran-ı Kerim’e göre insanların ve cinlerin boyutu birbirinden farklıdır. Cinler, kendi yaşadıkları boyutlarında insanları görebiliyorken insanlar, cinlerin yaşadığı boyutu görememektedir:

يَٰبَنِىٓ ءَادَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ ٱلشَّيْطَٰنُ كَمَآ أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ ٱلْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَٰتِهِمَآ ۗ إِنَّهُۥ يَرَىٰكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُۥ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ ۗ إِنَّا جَعَلْنَا ٱلشَّيَٰطِينَ أَوْلِيَآءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ

“Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.” (Araf 27)

Muhyiddin İbnü’l-Arabî, hayvanların metafizik boyutu dolayısıyla bu boyuta ait varlıkları gördüklerini söylemektedir. Bir hadiste de bu durum açık bir şekilde ifade edilmektedir. Ebû Hureyre Allah Resulü’den (sav) şöyle nakletmektedir: [30]

“Horozun ötüşünü işittiğinizde Allah’ın fadlını dileyiniz. Çünkü o melek görmüştür. Merkebin anırmasını işittiğinizde Allah’a sığınınız. Çünkü o şeytan görmüştür.” [31]

Nitekim deprem ve tabii felaketleri olmadan evvel bazı hayvanların bunları hissedip huzursuzluk göstermeleri bununla izah edilebilir. Bu boyutu yakalamaya tasavvuf literatüründe “keşf” denilmektedir. İbnü’l-Arabî insanın bu boyutu yakalaması için fıtratındaki hayvaniyet aşamasına inmesi, bunun için de aklın çeldirmesinden, doğal arzularından uzak durması gerekir, demektedir. Ona göre bu boyut İdris ve İlyas peygamberle özdeşleşmiştir.[32] Bir hadiste;

“Eğer kalpleri üzerine süzüle süzüle şeytanlar inmeseydi insanlar yerin ve göklerin mülküne bakabilirlerdi” [33]

denilmektedir. “Haveme” süzüle süzüle inmek anlamındadır.

Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Allah Resulü İsrâ gecesinde Miraç’tan inerken aynı kelimeyi kullanmakta ve şöyle demektedir: “…Dünya semasına inerken, altıma baktım. Birden kendimi bulut, duman ve sesler arasında gördüm. Bu nedir diye Cebrâil’e sorum. O da, ‘Bunlar şeytanlardır ve insanların gözlerinin üzerine süzüle süzüle (yahumu) iniyorlar ki insanlar göklerin ve yerin mülkü üzerinde tefekkür etmesinler,’ dedi.” [34]

Şah Veliyullah ed-Dehlevî’nin melek ve cinlerin görünmelerinin bir temessül olayı olduğunu ve bunun beynin ön lobunda (frontal lobe) Hiss-i Müşterek (duyu intibalarının toplandığı merkez) denilen yerde vukuu bulduğunu söylemesini [35] önemsiyoruz. Kanımıza göre cinlerin temessül ettiklerine dair hadis merviyatında vurgulanan bu boyuttur. Bu, aynı zamanda bugünkü ilmî verilerle de örtüşmektedir. Çünkü bugünkü ilmi veriler beynin en esrarlı yerinin bu bölge olduğunu ve buranın beynin yönetim merkezi olduğu ve burada bulunan limpik sistemin insan düşünce ve davranışlarını yönlendirildiğini ifade etmektedir. İslam âlimlerinin, Allah Resulü’ne (sav) Cebrail geldiği zaman hep bu boyuttan geldiğini meclisinde diğer insanlar olduğu halde onların Cebrail’i görmediğini söylemeleri [36] bu paraleldedir.

Yine geniş bir şekilde hadis kaynaklarında nakledilen ve kendisiyle mescidin kıble duvarı arasında cennet ve cehennemin temessül ettiğini ve “elini uzatıp cennetten bir salkım almaya çalıştığını ancak ateşin elini yalamasından korktuğu ve bundan dolayı geri geri çekildiği, eğer alsaydım dünya durdukça ondan ashabın yiyeceğini” ifade eden [37] bütün olayların misal aleminin cereyan eden manzaralar olup bunların hayalî görüntüler değil, mutasavvıfların ifade ettikleri gibi bir gerçekliğinin olduğunu ortaya koymaktadır.[38] Dehlevî, Âdem’in yasak ağaçtan yemeden önce avret yerlerinin görünmediği ve meleklerle beraber bulunduğu evrenin bu boyut olduğunu söylemektedir.[39]

Bu bağlamada İbnü’l-Arabî görünmez gerçeklerin (gaybî varlıkların), rüya ve düşünce şeklinde hayal gücüne dönüştüklerini ve algı nesneleri olarak hayale yükselip ruhun manzarası haline geldiklerini ifade etmektedir.[40]

O, hayalin, sadece duyguda varlıkların resmini oluşturmakla kalmadığını aynı zamanda zihinsel resimlerin, (görünen şeylerin) yansımaları ve (zihnin) ekranındaki şekillerini oluşturduğunu söylemektedir.[41] Çünkü mutasavvıflar düşünce ve hayallerin adeta yerden kaynayan bir kaynak gibi Allah tarafından ruh dünyasında, bilinçaltında ortaya çıktıklarına inanmaktadır.[42]

Nitekim hayal ve rüyada gördüğümüz manzaraların ruhsal etkileri uyanık halde baş gözüyle müşahede ettiklerimizden daha çok bize duygu yoğunluğu tattırması, bizde derin bir boyut açması bunların lahutî âlem ve bunun tesirlerini taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bazı rüyaların doğru çıkması da bunun ispatı olarak kabul etmek lazımdır. O halde İslam ulemasının bu söylediklerini esas aldığımızda tıp dilinde her ne kadar realitesi kabul edilmese de kendisine hayali/halüsinasyon olarak ifade edilen şeylerin bir kısmı bu varlıkların Hiss-i Müşterekteki görüntüleri olduğu söylenebilir.

Cin ve melekler latif varlıklar olup, mana ile fizikî varlık arasında formlar olduklarından kesif maddelere ve bünyelere rahatlıkla girer veya vücut fonksiyonları içinde bulunabilir ve insana misal âleminde temessül edebilirler. “Şeytan, insanoğlunun kan damarlarında dolaşır,” [43] hadisinin bu gibi bir gerçeği dile getirdiğine inanıyoruz.[30]

Klasik tefsirlerde İbn Abbas’ın cinlerin sıfatı olarak Kur’ân’da kullanılan Semûm’u öldüren sıcak rüzgâr olarak, Kuşeyrî’nin de bu rüzgâra Semûm denilmesini, derinin deliklerinden vücuda girme niteliğine bağlaması, cin ifadesinin bir kısmının ultra-viole ve radyasyon gibi zararlı ışın dalgalarına işaret ettiğini söyleme imkânını bize vermektedir. İlmi keşiflerle artık bugün anlaşılmıştır ki evrende beş duyunun algılayamadığı bazı şeyler vardır. Bu nedenle sınırı genişletmek klasik müfessirlerin yorumlarının ötesine gitmek zorundayız. Mor ötesi ışınları görmesek bile bunların varlığı artık ilmen ispat edilmiştir. O halde insanlara zararlı olan kozmik ışınları veya bu tarz ışınlardan bazı enerji bileşkeleri cin olarak mütalaa edilebilir. Hatta hareket kabiliyetiyle yaşama yakın duran bu tarz ışınların bir bilinç bileşkesini meydana getirebilmeleri uzak bir ihtimal değildir.[30]

Nitekim Fahreddin er-Razî şöyle demektedir:

“Niye cisimlerin bir türü latif (şeffaf), sirâyet edici, canlı, akıllı, zor işleri yapmaya muktedir, ayrışmaya ve parçalanmaya elverişsiz olmasın. İşi böyle tasavvur ettiğimizde bu tarz cisimler muhtelif şekillere girebilir, esen rüzgârlar bunları parçalayamaz, yoğun maddeler bunları ayrıştıramaz. Nitekim felsefeciler, yıldırım ateşinin seri bir şekilde taşlara ve demire nüfuz ettiğini söylemektedirler. O halde bunu esasa aldığımızda cinler canlı olarak belli bir zamana kadar insanların bedenine sirâyet etmeye kadir olabilirler. Bütün bunlar açık ihtimaller olup bunun aksini ispat edecek herhangi bir delil ortaya konulamamıştır.” [44]

Bugün bile ilmin yapı bakımından ışık fotonlarının mahiyetini hala bilmediğini unutmamak lazımdır.

Mor ötesi ışınlar radyoaktif özelliğinde olduğundan, yıldızların ömrü ve hareketleriyle, uzay ve uzay olaylarıyla ilgili bazı bilgileri taşır. İlim adamlarının uzayın oluşumu, boyut ve hareketlerine ait bilgilerin bir kısmını bu tarz mor ötesi ışınlarla sağladıkları bilinmektedir. Özellikle bu ışınların renkleri, kâinatın yaşı ve yıldızların oluşum ve ölümünü bildirmektedir. Örneğin uzak yıldızlardan gelen ışık spektrumlarının kırmızıya kaydığı gözlenmekte bu da yıldızların uzaklaştığı, dolayısıyla evrenin genişlediğini ispatlamaktadır.

Aynı hesapla geriye doğruya gidildiğinde Bing Bang (Büyük Patlama) ile kâinatın yaratıldığı teorisine varılmaktadır. Yine teleskoplar vasıtasıyla gezegenlerden gelen ışınların dalga boylarından gezegenlerdeki ısı tahmin edebilmekte aynı şekilde hızlı radyo dalgaları (FRB) vasıtasıyla uzayda başka varlıkların ve medeniyetlerin mevcudiyeti tespit edilebilmektedir. Günümüzde uzayla ilgili bilim adamlarının uzayın gizemini çözmede bu tarz ışınlar üzerinde yoğun bir şekilde çalıştıkları bilinmektedir. Yerküremizde de radyo ve televizyon yayınları dalgalar halinde çevremizde hareket etmesine rağmen onları çıplak gözle görememekteyiz. Ancak cihazlar bu ışın dalgalarındaki ses ve görüntüyü alıp cihazlara yatsıtabilmektedir. Bütün bunlar gözle göremediğimiz fakat realitede cin gibi havada mevcut olan ve hareket eden varlıkları ve sesleri ifade etmektedir. Aynı şekilde röntgen ve ultrason vasıtasıyla beden ve rahimlerde olan hastalıkları ve cenini anlamakta, hastalığın türünü veya ceninin cinsiyetini tespit edebilmekteyiz. Bütün bunlar gözle görüp algılayamadığımız bu tarz ışın ve ses dalgalarının bize sağladığı gaybî bilgiler olmaktadır.[30]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] Dr. Toygar Akman, “Boyutlar”, Kaknüs Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2003, ISBN: 975-6698-62-4, s.19.
[2] “Resimli Türkçe Sözlük”, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara 1977, s. 91.
[3] Doğan Çoker - Timur Karaçay, “Matematik Terimleri Sözlüğü”,Türk Dil Kurumu Yayını. Ankara. 1983. s. 45.
[4] Doç. Dr. Haluk Berkmen, “Paralel Evrenler”, Düsün-Ü-Yorum (3 aylık dergi), Anadolu Aydınlanma Vakfı, Haziran 2011, sayı: 13.
[5] https://tr.wikipedia.org/wiki/Boyut
[6] Carl Sagan, “Kosmos, Evrenin ve Yaşamın Sırları”, aynı çeviri, s. 288.
[7] Dr. Toygar Akman, a.g.e., s.162.
[8] Eser Aygün - Işık Barış Fidaner,“Çok Boyutlu Cisimlerin İzdüşümlerinin ve Arakesitlerinin Alınması”, İzmir Fen Lisesi, İzmir 2000-2001.
[9] Yuri I. Manin, “The Notion of Dimension in Geometry and Algebra”, Bull. Amer. Math. Soc., sayı: 43 (2), 2006.
[10] Yrd. Doç. Dr. Alattin Ural, “Matematik Öğretmen Adaylarının Boyut Ölçütleri”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı 30 (Temmuz 2011/II), s. 13-25.
[11] Keith Devlin, “Mathematics: The Science of Patterns”, Scientific American Library, New York 1994.
[12] Dr. Toygar Akman, a.g.e., s.53-55.
[13] Louis De Broglie, “Madde ve Işık”, çev. Nusret Kürkçüoğlu. Milli Eğitim Bakanlığı Yayım. İstanbul. 1953, s.6.
[14] Sir James Jeans, “Mysterious Universe (Esrarlı Kâinat)”, çev: Salih Murad Uzdilek. Milli Eğ. Bak. Ya. Ankara. 1947. s.91.
[15] Sir James Jeans, a.g.e., s.92.
[16] Merve Yorgancı, “Üçüncü Boyutun Ötesi Dördüncü Boyut: Tetraküp”
[17] Dr. Toygar Akman, a.g.e., s.56-59.
[18] Lincoln Bamett, “The Universe And Dr. Einstein”, A Mentor Book, New York 1950, s.50.
[19] Lincoln Bamett, a.g.e., s.58.
[20] Albert Einstein, “İzafiyet Teorisi”, çev. Ali Tonkay, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1965, s.50-51.
[21] https://tr.wikipedia.org/wiki/Beş_boyutlu_uzay
[22] Dr. Toygar Akman, a.g.e., s.81.
[23] W. Stephen Hawking, “A Brief History Of Time”, Bentam Books, New York 1988, s.88.
[24] W. Stephen Hawking, a.g.e., s.145.
[25] W. Stephen Hawking, a.g.e., s.163.
[26] https://www.gercekbilim.com/10-boyutlu-evren-nasil-aciklaniyor/
[27] Hans von Äiberg, “Evren’in Sırları / Sınırları 2”, Nisan 2011, Band 3 / Vol. 8.
[28] Nihat Sadık Değer, “Sicim Kuramı”, Bilim ve Teknik Dergisi, TÜBİTAK, Ağustos 2002, s.6-7.
[29] Emine Demirci, “İstatistikte Geometrinin Uygulanması” (yüksek lisans tezi), Ordu Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Ordu 2017, s.58.
[30] Prof. Dr. Hayati Aydın, “Dinî Kaynaklar ve Kültür Bağlamında Cinleri Anlamak”, Cumhuriyet İlahiyat Dergisi (CUID), December 2017, 21 (3), ISSN: 2528-9861.
[31] Buhârî, “Bedü’l-Halk”, 15. 4: 98.
[32] Izutsu Toshihiko, Sufizm and Taoizm, Pakistan, (Pakistan: Suhail Academy, 2005), 16-17.
[33] Razî, Tefsirü’l-Kebîr, 1: 85.
[34] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2: 353.
[35] Şâh Veliyullah ed-Dehlevî, et-Tefhimâtü’l-İlahiyye (Pakistân: el-Matbuü’l-Haydari, 1967), 1: 74.
[36] Dehlevî, Hücetullahi’l-Bâliğe, 1: 72-73; İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Ruh (Beyrut: Dârü’l-Kitabi’l-İlmiyye, 1975), 71
[37] Dehlevî, Hücetullahi’l-Bâliğe, 1: 72-73; Buhârî, “Nikâh”, 88. 6: 151; “Ezân”, 91. 1: 182; Muslim, “Küsûf” 18 (907) 1: 626.
[38] Dehlevî, Hücetullahi’l-Bâliğe, 1: 83.
[39] Dehlevî, Tefhimât, 2: 143.
[40] William C. Chittick, İbn ‘Arabi heir to the prophets (Lahore-Pakistan: Suhail Academy, 2007), 107.
[41] Chittick, İbn ‘Arabi heir to the prophets, 106.
[42] William C. Chittick, Sufism (Pakistan- Lahore: Suhail Academy, 2005), 100.
[43] Buhârî, “İ’tikâf” 11. 2: 258; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4: 156.
[44] Razî, Tefsirü’l-Kebîr, 1: 82.
[45] Karl Menger, “What is Dimension”, The American Mathematical Monthly, 1943, sayı: 7, s.4.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Warcraft, 24.06.2019, 21:28 (UTC):
Hocam güzel bir konuya değinmişsiniz... Eğer farklı zaman boyutlarını anlayabilseydik.
zamanda yolculuk mümkün olacaktı.
Elinize sağlık... Hocam böyle bilgili bilimle ilgili konular dahada açarsanız okurum saygılar.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 51962530 ziyaretçi (131781981 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler