Mesnevi Serhi 1
 
ney, neyzen, sema, mevlana

Mesnevi Şerhi

Şerheden: Tahir-ul Mevlevî - Sadeleştiren: Akhenaton

1. Bölüm

Kategori: Mesnevi-i Şerif

Vezin: Fâilâtün - Fâilâtün - Fâilün

بشنو اين نى چون حكايت مى‏كند
از جدايى‏ها شكايت مى‏كند


1. Bişnev in ney çün hikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned


ANLAMI: Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

Mevlana'nın Mesnevi'sine "bişnev" (بشنو); yani "dinle" sözüyle başlaması üzerine Mesnevi'yi şerh edenler, birçok söz söylemiştir. Kısaca söylenebilir ki tasavvufta en büyük şart, "söylemek" değil "dinlemek"tir.

"Gör zahidi kim sahib-i irşad olayım der,
Dün mektebe vardı, bugün üstad olayım der."

beytinde de ifade edildiği gibi, kimi insanlar, bu yolda acele ettikleri ve hemen üstad olma hevesine kapıldıkları için dinleyemez ve öğrenemezler. Oysa zahiri ilimler gibi manevi hikmetler de kulak aracılığıyla üstadların ağzından anlaşılabilir. Kuran-ı Kerim'de Allah'ın bir zamanlar Hz. Musa'ya;

فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى

...Festemi’ li mâ yûhâ

Şimdi sana vahyolunacak şeyleri DİNLE.

dediği anlatılır. Tasavvufi yolda enbiya ve evliyaların konuştukları sözler, temiz ve saf öğütlerdir. Bu sözlerdeki hikmetleri anlayabilmek için insanda işiten bir kulağın ve hisli bir kalbin bulunması gerekmektedir.

Nuh Tufanı'nda helak olanlar, Hz. Nuh'un davetine kulaklarını tıkayanlardı. Allah, onların bu durumunu Kuran-ı Kerim'de;

وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا

"Kulaklarını parmaklarıyla tıkadılar, libaslarıyla örtündüler; küfürde kalmak için ısrar ettiler ve kibr-ü azamet gösterdiler." (Nuh 7)

ayetiyle bize bildirmektedir. Yine Kuran-ı Kerim'de;

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

"Kur'ân okunduğu zaman Ona kulak verip dinleyin ve susun. Ola ki merhamete erdirilirsiniz." (Araf 204)

ayeti, bize "dinlemek" konusunda ders vermektedir.

Ney, tasavvufi anlam olarak sözleriyle işitenlere hikmetler fısıldayan Mürşid-i Kamil'dir. Merhum Mehmed Esad Dede Efendi, tamamlamaya muvaffak olamadığı Mesnevî şerhinde şöyle der:

“Neyden murad: Enaniyeti, yani benliği fani ve mertebe-i beka billahta baki olan veli-yi kâmil ve mürşidi agahdildir. Ya da bildiğimiz neydir, tevile hacet yoktur.”

Ney ve Mürşid-i Kamil, bir diğerinin misali ve temsilcisidir. Çünkü ney, yetiştiği kamışlıktan kesilip ayrılmış, göğsüne ateşle delikler açılmış, başına ve ayağına hatta boğumları arasına madeni halkalar ve teller takılmış, koparıldığı yerdeki rutubetten mahrum kalmış, bundan dolayı kupkuru ve sapsarı kesilmiştir. İçerisi tamamıyla boştur. Ancak neyzenin nefesiyle dolar. Kendi başına kalırsa ne sesi çıkar, ne sedası. Vazifesi, neyzenin dudaklarıyla parmaklarına alet, onun istediği nağmelerin zuhuruna vasıta olmaktır.

Mevlana, bir rubaisinde şöyle demektedir:

“Neyi dinle ki, neler, neler söylüyor. Allah’ın gizli sırlarını tekellüm ediyor. Yüzü sararmış, içi boşalmış, başı kesilmiş yahut neyzenin nefesine terk edilmiş olduğu halde dilsiz ve kelamsız, Allah, Allah, Allah diyor”

İnsan-ı kâmil de böyledir. Neyistan-ı ezelden, yani ayan-ı sabite âleminden, daha açığı âlem-i ilahîdeki mevkiinden kaderin yönlendirmesiyle şu dünyaya getirilmiş, insanlık kaydına ve tabiat unsurlarının bendine vurulmuş, ayrılık ateşiyle bağrı parça parça olmuş, makam-ı kadimindeki feyizden mahrum kalmış; kalbini nefsin heveslerinden, zihnini hesti-i mevhum, yani şu vehimden ibaret varlıktan tahliye etmiş, kendini Allah’ın kudret ve düzenine terk etmiş, gerçek eser sahibi olan Allah'ın iradesine aracı olmaktan başka bir vazifesi kalmamış, "kün" (ol!) emriyle her şeyi yoktan var eden İlahi Nefes, hangi perdeden zuhur eylerse, o nağmeyi söylemektedir..

Allah'ın yaratmış olduklarından her birinin aslî vatanına karşı muhabbeti olması ve onun hasretiyle ağlayıp inlemesi ve şikâyette bulunması gayet doğaldır. Nitekim ariflerden biri, şöyle demiştir:

“Nereden geldiğini biliyor musun? Harem-i Sübhanî’nin mahremiyeti makamından, yani ilm-i ilahî âleminden gelmişsin. Düşün, o hoş ve ruhanî makamları hiç hatırlıyor musun?”

Ayrılıktan şikâyete gelince: Malumdur ki bu hal, kavuşmaktan mahrum bulunmanın bir sonucudur. Bu ise, bekabillah mertebesine vasıl olmuş insan-ı kâmil için, muhaldir. Şeyh Attar, der ki:

“Allah’tan bir an gafil olursan, o anda şeytanın hemdemi olursun.”

Mesnevi'nin B (ب) harfi ile başlamasındaki incelikse Hz. Ali'ye atfedilen şu meşhur sözle alakalıdır:

"Bil ki tüm semavi kitapların (Zebur, Tevrat ve İncil) esrarı Kur'an'da toplanmıştır, Kur'an'ın tüm esrarı Fatiha'dadır, Fatiha'nın tüm esrarı Besmelededir, Besmelenin tüm esrarı 'B' harfindedir. 'B' harfinin altındaki nokta benim."

Nitekim de öyledir. Tevrat'ın ilk ayeti şöyledir:

בְּרֵאשִׁ֖ית בָּרָ֣א אֱלֹהִ֑ים אֵ֥ת הַשָּׁמַ֖יִם וְאֵ֥ת הָאָֽרֶץ׃

Bə-rê-šîṯ bā-rā ’ĕ-lō-hîm; ’êṯ haš-šā-ma-yim wə-’êṯ hā-’ā-reṣ.

ANLAMI: Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.

Kuran'ın ilk suresi olan Fatiha, Besmele ile başlar:

Bismillēhirrahmēnirrahîm.

ANLAMI: Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

كز نيستان تا مرا ببريده‏اند
در نفيرم مرد و زن ناليده‏اند


2. Kez neyistân tâ merâ bübrîdeend
Ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend


ANLAMI: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.

Neyistan, kamışlık demektir ki, neyin yetiştiği ve ter-ü taze durduğu yerdir. Ney yapılacak kamışı oradan çıkarırlar. Kâfi derecede kuruyunca, ölçüsüne göre iki ucundan keserler. Boğazını ayıklayıp göğsüne (önüne) ve arkasına kızgın demirle yedi tane delik açarlar. Başına "baş pare", ayağına "paraz avna" takarlar. Boğumlarına tel sararlar ve üflemeye başlarlar. Hal-aşina olanlar, ondan çıkan dokunaklı sesten, ayrılık yakınması ve dertli bir ses duyarlar. Nefsinin isteklerinin kölesi ve olanlar bile, o dokunaklı sesin etkisiyl az çok keder ve hüzün duyarlar.

İnsan-ı kâmil de, feyiz kaynağı olan ayan-ı sabite âleminden ayrılıp şu insanlık sahasına geldiği ve ayrılığın acıklı ıstırabını çektiği için, yüreğinden fışkıran tesirli sözler, kim olursa olsun dinleyenleri, kabiliyetleri derecesine göre müteessir eder.

سينه خواهم شرحه شرحه از فراق
تا بگويم شرح درد اشتياق


3. Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk


ANLAMI: İştiyâk derdini şerhedebilmem için, ayrılık acılarıyla şerha şerhâ olmuş bir kalp isterim.

Bundan önceki beyitte neyin yahut insan-ı kâmilin ayrılık yüzünden ettiği figandan dolayı herkesin müteessir olduğu söylenilmiş; teessürden teessüre fark bulunduğu anlatılmıştı. Bu beyitte de, ayrılık ağıtlarından en ziyade kimlerin teessür duyacağı ifade kılınmış, dert ortağı olacak kimsenin derdi bulunması lazım geldiği bildirilmiştir.

İnsan, kederli bulunduğu bir sırada, sohbet etmek, derdini döküp hafiflemek için bir arkadaş arar. Eğer o arkadaş, haline aşina ise, aynı derdi bir zamanlar o da yaşamışsa, konuşanın söylediklerini en çok o anlar. Onun anlaması ve hüznüne ortak olması da kederli için, oldukça teselli yerine geçer. Tok bir adama açlıktan, kana kana su içmiş bir kimseye susuzluktan bahsetmek, boş yere çene çalmak olur. Çünkü onlar, açlık ve susuzluk ıstırabını duymadıkları için, açın ve susuzun halinden anlamazlar.

Şeyh Sadi, der ki:

“Çöllerde yapılmış olan sarnıç ve havuzları ve onların taşıdıkları değeri, çölde yolunu şaşırmış ve susuz kalmış olan bir kervanda bulunanlara sor. Sen Fırat nehrinin kenarında iken suyun kıymetini ne bilirsin?”

Bu yüzden;

İltica etmeyesin namerde
Keşf-i hal etmeyesin bi-derde

nasihati, bu makamda en doğru bir sözdür.

Ehlullah, çektikleri ayrılık acılarını ve iştiyak, yani göreceği gelmek ateşini söyleyip de, hem kendileri teselli olmak, hem de muhataplarında şevk-i talep uyandırmak için, kalbi mahabbet ateşiyle yanmış kimseler ararlar. İşte Mevlâna’nın yukarıdaki beyti söylemiş olmasındaki hikmet budur.

هر كسى كاو دور ماند از اصل خويش
باز جويد روزگار وصل خويش


4. Herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş
Bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş


ANLAMI: Aslından vatanından uzaklaşmış olan kimse, orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar.

İnsanın doğup büyüdüğü, hoşça vakitler sürdüğü yeri arayıp özlemesi tabiatı gereğidir. Bu özlemin ilerlediği, memleket hastalığı haline geldiği de vakidir. Memleket aşkı denilen, kendisi için her türlü fedakârlık gösterilen asil duygu, incizab, yani cezbe halinin tezahüründen başka bir şey değildir. Bir adamın, doğmuş büyümüş olduğu iki evli bir köye bile, ne kadar bağlı olduğu, fırsat bulunca memlekete gitmek, o mütevazı köyceğizi görmek düşüncesinden hali kalmadığı herkesin malumudur. Bu hal düşünülmeli de, yüksek bir ruhun, hassas bir kalbin asli vatanına ve ve ezeli kaynağına ne kadar arzulu ve özlemle dolu bulunacağı öyle hesap edilmelidir.

Yine Sadi, bu yüzden;

“Ey Sadi! Vakıa, hubb-ül vatanı minel iman, yani vatan sevgisi imandan gelir hadisi, sahihtir. Lakin ben burada doğdum diye insanın doğduğu ettiği yerde hakaretle ölmesi doğru değildir”

demiştir. Sadi'nin bu sözü söylemesi, hadisteki vatanı, asli kaynağı manasında almış; muhabbeti, imandan olan vatanın burası değil de orası olduğunu anlatmak istemiş olmasındandır. Yoksa kendisi, 40 sene seyahat etmiş bir arif-i cihangerd (gezgin) olduğu halde, memleketi olan Şiraz’a dönmüş, son zamanlarını orada geçirip vatanının toprağına gömülmüştür.

من به هر جمعيتى نالان شدم
جفت بد حالان و خوش حالان شدم


5. Men beher cem'iyyetî nâlân şüdem
Cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şüdem


ANLAMI: Ben her cemiyette, her mecliste inledim durdum. Bedhâl (kötü huylu) olanlarla da, hoşhâl (iyi huylu) olanlarla da düşüp kalktım.

Mevlana, bir gazelinde şöyle der:

“Dünya hapishanesinde hayırlı bir iş için kaldım. Yoksa nerde zindana düşmek, nerde ben? Kimin malını çalmışım?”

Ezeli olan kaynağından ayrılmış, aşağıladaki bir toprağa getirilmiş, gün geçtikçe ilerleyerek fena ve beka mertebelerine kavuşmuş, sonra halkın irşadı göreviyle mahvden sahve icra olunmuş zevat-ı kiram, böyledir. Onlar, düşmüşleri kaldırmak, gaflette olanları uyandırmak, nefsinin kölesi olan kişileri kurtarmak görevinden sorumludurlar. Görevleri gereği, her yerde görünürler, salihler ile de, günahkarlar ile de görüşürler. Hatta fisk-u fücur erbabıyla daha ziyade meşgul olmak isterler. Nitekim Mevlâna da üsttek, beytte “Bedhalan”ı, “Hoşhalan”a takdim ile buna işaret etmiştir. Çünkü günahkarlar, salihlerden ziyade, tembih ve ikaza muhtaçtır. Ariflerden birinin;

— Ya Rabbi! Kötülere merhamet et. İyilere zaten lütfetmiş, onları iyi yaratmışsın!

dediği "Gülistan" kitabında yazılıdır. Merhum Mehmet Akif’in bir münacatındaki şu beyit, bu bakımdan oldukça anlamlıdır:

Müminlere imdat yetiş merhametinle,
Mühidlere lakin daha çok merhamet eyle!

"Menakıbname" adlı eserde şöyle bir fıkra vardır: "Mevlâna’nın başına toplananlar fasık, günahkar birtakım kimselerdir" dediklerinde, Mevlâna, onlara şu cevabı vermiştir: "Salih olsalardı, benim onlara mürit olmam lazım gelirdi.”

Peygamber Efendimiz, sahabe topluluğunda talimi ahkam eylediği gibi, müşriklerin meclislerine de gider, onlarla görüşüp konuşur, kendilerini imana davet ederdi. Hele hac mevsimlerinde Mina’ya çıkar, çadırları dolaşır, içindekileri doğru yola getirmeye uğraşırdı. Bundan başka, kemal sahiplerinin bedhal ve hoşhal olanlarla görüşmesi, her birini, Allah’ın esma ve sıfatından birinin mazharı görmemelerinden ileri gelir.

Dünya âlemi, zıtlar âlemidir. Onun için, üstünde küfrün de, imanın da, fıskın da, salahın da bulunması zorunludur. Her şey, zıttı ile anlaşılır. Işığın mahiyeti karanlıkla anlaşılacağı gibi, salihlerin kıymeti de, günahkarların varlığıyla takdir olunur.

Özet olarak, arifler her şeyi Hakk’ın mazharı bilir ve o mazhariyet dolayısıyla onu nazar-ı itibar ile görür. Sadi’nin:

“Bütün âleme aşığım, çünkü bütün âlem, Hakk’ın eser-i hilkatidir.”

demesi; bir Türk arifinin de:

Elif okuduk ötürü,
Pazarlık ettik götürü,
Yaratılmışı hoş gördük,
Yaratandan ötürü!

sözü, bu bakış açısına göredir.

هر كسى از ظن خود شد يار من
از درون من نجست اسرار من


6. Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men
Vez derûn-i men necüst esrâr-i men


ANLAMI: Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. İçimdeki esrârı araştırmadı.

Olaylara yüzeysel bakanlar, bir şeyin dışarısını görmekle yetinir. Sırlarını ve hakikatini öğrenip anlamaya lüzum görmezler. Mana ehli ise, suretten ziyade manayı araştırıp anlamaya çalışırlar. Örneğin, herhangi bir mimari eseri, bir camiyi bizim görüşümüz, yüzeysel bir görüştür. Fakat usta bir mimarın incelemesi, fennî ve manevî bir müşahededir. O caminin inşa tarzına biz de hayran olur ve severiz, onu tetkik eden mimar da... Fakat iki görüş arasında, yerden göğe kadar fark vardır. Bunun gibi, avamdan biri ney üflendiği vakit dinlerse, onun muhtelif makamlardaki nağmelerinden hoşlanır. Aldığı zevk ve lezzet ise, o hoşluktan ibaret kalır. Fakat bir arif, onu işitirse pek başka bir surette dinler ve bizim anlayamadığımız manaları anlar.

Örneğin Mevlâna, çeng ve ud sesinden “Ente hasbi, ente kâfi ya Vedud” kelimelerini duyduğunu söyler. Benzer şekilde, leyleğin “İlahi! Hamd senin, şükür senin, mülk de senindir!” demekte olduğunu haber verir.

Hz. Ali, işittiği çan sesini, “Sübhanallahi hakka, innel mevla yebka” diye anlamış ve anlatmış olduğu rivayet edilir. Çan sesndenn “Hakka” ve “Yebka” gibi kaflı kelimeler işitilmesine şaşılmasın. Evvelce kiliselerde madenî çanlar yoktu. Onun yerine bir tahta ile bir çomak kullanılır, o tahtaya çan, o çomağa da vebil denilirdi. Nitekim ezan meşru olmadan evvel, “Ehl-i imanı mescide davet için ne yapalım?” diye müzakere edildiği sırada, bazıları “Çan çalalım” teklifinde bulunmuştu. O zaman ise, Medine’de madenî çan bulunmadığı gibi, bulunmasına da imkân yoktu. Buna dair ayrıntılı bilgit almak için “Müslümanlıkta İbadet Tarihi” isimli eserin “Ezan” bahsine bakılmalıdır.

Demek ki bizim laklaka ve taktakadan ibaret sandığımız sesler bile, kibar-ı ümmete başka türlü manalar ifham ediyor.

Görüşü sınırlı olanlar da, gördükleri ve görüştükleri insan-ı kâmilin yalnız dış yüzüne bakarlar, bazı haller ve sözleri hoşlarına gittiği için ondan hoşlanırlar. Fakat hakikatini öğrenmeye ve ondaki esrar-ı hakayıkı anlamaya çalışmazlar.

سر من از ناله‏ى من دور نيست
ليك چشم و گوش را آن نور نيست


7. Sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist
Lîk çeşm-i gûşrâ an nûr nîst


ANLAMI: Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir. Lâkin her gözde onu görecek nûr, her kulakda onu işitecek kudret yoktur.

Gerçekten de, neyin sırrı, hakikat ve mahiyeti, feryadından uzak değildir. Belki ona pek yakın olan ve tepesinden üfleyen nefhadır. Ney, kendisini alıp da baş paresinde üfleyen, perdelerini açıp kapamak suretiyle onu söyleten neyzene araç olmaktan başka bir şey değildir. Neyzen hangi makamdan, ne türlü nağme yapmak isterse, neyden çıkan sesten o makam ve nağme anlaşılır. Fakat bunu anlayabilmek için kulakta musiki makamlarına alışıklık hassası bulunmalıdır. Bu olmayınca, öyle kulaklara karşı neyin enini ile sırrı, cehalet ile irfan kadar birbirine uzak bulunur. Aynı şekilde veli-yi kâmilin sözleri de, kalbindeki esrara yabancı değildir.

“Her kap, içindekini sızdırır.” derler. Kalbini heva ve hevesten uzak kılanların farz olan ibadetler ile Allah’a yaklaşma ve ilahi eylemlerin gerçekleşmesine vasıta olanların beyanatı da Hakkanî ve ilhamî olur. O hak beyanlarda, bir takım esrar ve hakikatler bulunur.

Bundan başka, “Görüldükleri zaman, Allah hatıra gelen kimseler, Allahın velileridir” mazmununca, o zevat-ı kiramın nuranî ve Rabbanî bir siması vardır ki, onunla avamı halk içinden ayırt edilirler. Lakin yüzlerindeki nuru görmek için görür göz, sözlerindeki manayı anlamak için de, işitir kulak lazımdır. Cafer-i Sadık: “Allah, mahlukatına kelamında tecelli etmiştir. Lakin onlarda kalp gözü olmadığından göremiyorlar” demektedir.

«123»






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 50688558 ziyaretçi (128497361 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler