Mesnevi Serhi 2
 
ney, neyzen, sema, mevlana

Mesnevi Şerhi

Şerheden: Tahir-ul Mevlevî - Sadeleştiren: Akhenaton

2. Bölüm

Kategori: Mesnevi-i Şerif

تن ز جان و جان ز تن مستور نيست
ليك كس را ديد جان دستور نيست

8. Ten zi cân ü cân zi ten mestûr nîst
Lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst


ANLAMI: Beden ruhdan, ruh bedenden gizli değildir. Fakat herkesin rûhu görmesine ruhsat yoktur.

Ruhun içyüzü hakkında şeriat dili susmuş, daha doğrusu soranlara o gerçeği idrak edemeyecekleri için anlayacakları tarzda cevap verilmiştir. Nitekim Arap müşrikleri, “Ay, her ayın başlangıcında küçülüyor, ay ortalarında büyüyor, ay sonlarında yine küçülüyor, bunun sebebi nedir?” diye Peygamber Efendimiz'e sormuşlardı. Astronomi ilmini bilmekle anlaşılabilecek olan bu doğa olayının bilimsel sebepleri anlatılsaydı, (astronomi ilmi hakkında pek az bilgisi olan o dönem) Arap toplumunun zihnine girmeyecekti. Onun için bu soruya Kuran'da;

"Sana Ay'dan soruyorlar. De ki: o (yani Ay, insanlığın faydalanması için vakit ölçüleridir.)" (Bakara 189)

cevabı verildi. Bunun gibi Yahudiler de, Peygamber Efendimizden ruhun gerçeğini sormuşlar, cevap verilmemesini kendilerince Hz. Muhammed’in peygamber oluşunun doğruluğuna dair bir kanıt olarak görmüşlerdi.. Çünkü Tevrat’ta da ruha dair bilgi verilmemişti.

“Sana Ruh’un ne olduğunu sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emri(sözü)ndendir. (Zaten) size az bir ilimden başkası verilmemiştir.” (İsra 85)

ayetiyle hem ruhun gerçeği, Allah’ın emrinden olduğu bildirildi; hem de bu soruyu soran Yahudilerin o anlaşılması güç gerçeği idrak edecek ilimleri olmadığı ifade edilmiş oldu. Kuran-ı Kerîm'in bildirdiğine göre, ruhun içyüzünün ve ne olduğunun açıklanması, herhalde soranlarda ilim ve o hakikati kavramaya kabiliyet bulunmamasından ileri gelmiştir. Mesnevî şerh.ilerinden İsmail Ankaravî der ki:

“Hakikati yönünden ruh, bu gözle görülmez. Fakat Hakk (kalp) gözü ile görebilmekten yasak kılınmaz. Çünkü Hakk’ı gözetleyen, ruhu da gözlemler.”

Bu ruha, "ruh-u sultanî" ya da "ruh-u insanî" derler ki, insana özgüdür. Bir de "ruh-u hayvanî" vardır ki, bütün canlıların yaşam sebebidir.

آتش است اين بانگ ناى و نيست باد
هر كه اين آتش ندارد نيست باد

9. Âteşest în bang-i nây ü nîst bâd
Her ki în âteş nedâred nîst bâd


ANLAMI: Şu neyin sesi âteştir; hava değildir. Her kimde bu âteş yoksa, o kimse yok olsun.

Neyi söyleten etkinin havadan, yani sade bir nefesten ibaret olduğu zannedilmesin. Belki onu inleten, ney üfleyenin acıklı ve coşkun duygularıdır. Bunun gibi, kamil veliyi söyleten de arzu ve istekler değil, kalbinden fışkıran ve gerçek aşık olunandan (aşık olunmaya en layık olan Tanrı'dan) başkasını yakıp bitiren aşktır. İşte bu yüzden de;

“Aşk bir alevdir ki, parlayınca aşık olunandan başka her şeyi yakar, mahveder.”

ve

“Dost, dostun sesini tanır.”

denilmiştir. Neyin sesini ve insan-ı kâmilin nefesini layıkıyla anlayabilmek için onlardaki aşk ateşinin bir kıvılcımına olsun kavuşmuş olunmalıdır. Daha doğrusu, muhabbet ateşiyle yanıp kül olmalıdır. Bunun için Mevlâna, “Aşk ateşini taşımayan, yok olsun” diyor ve beddua değil, dua ediyor. Çünkü bu cümle, ehl-i tarik indinde pek makbul bir duadır.

“Allah’ın hazinesi, tezgâhı yokluktadır. Şu aslında var olmayan ve vehimden ibaret varlığına aldanan, yokun ne olduğunu ne bilir?” denilmiştir. “Allah’ın hazinesi, tezgâhı yokluktadır” denilmesi, bütün yaratılmışların, yoktan var edilmiş olduğuna işarettir. Kemal sahiplerinin esas gayesi, varlık göstermek değil, Allah’ın varlığı karşısında kendi var olmayan vücudunu mahvetmek ve yok olmaktır.

آتش عشق است كاندر نى فتاد
جوشش عشق است كاندر مى‏فتاد

10. Âteş-i ıskest ke'nder ney fütâd
Cûşiş-i ışkest ke'nder mey fütâd


ANLAMI: Neydeki âteş ile meydeki kabarış, hep aşk eseridir.

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye sevgi besledim ve bilinmek için de insanı yarattım” diye, tasavvuf ehli arasında pek meşhur bir hadis-i kutsi vardır. Bu hadisin bildirdiğine göre, sevgi, Hakk’tan zuhur eylemiş ve bütün kâinatın yaratılmasına sebep olmuştur. Bu yüzden de var olan âlemler içinde, aşkın yabancısı olabilecek en küçük bir nokta dahi yoktur

Fakat her yaratılanın aşkı, kendisinin istidadına ve zevkine göredir. Bir bülbülün gül yaprakları arasında gizlenerek üzgün üzgün ötmesi aşk eseri olduğu gibi; bir eşeğin tozlarda yuvarlanarak acı acı anırması da aşk eseridir. Benzer şekilde, bir arifin halvethanesinde (Halvethane: Yani tekkelerde dervişlerin yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapandıkları oda) Allah aşkıyla kendinden geçerek tatlı tatlı ağlaması ve zil zurna sarhoş olan birinin fuhuşhane kapısında naralar atması, yine aşk eseridir. Fakat tabir caizse birinciler, bülbülün güle aşık olduğu, ikinciler ise eşeğin aşık olduğu gibidir.

Aşk, birdir. Fakat anlayış farkı dolayısıyla sevgili, çeşitlidir; daha doğrusu, o çeşitli sevgililer, "Aşka En Layık Olan"ın çeşitli şekillerde cilvesi ve tecellisinin sonucudur.

Malumdur ki, "aşk" kelimesi, "sarmaşık" anlamına gelen Arapça "ışk" kelimesinden türemiştir. Sarmaşık, sarıldığı yeri nasıl istila ederse, aşk da girdiği kalbi, hatta insanın vücudunu kaplaması dolayısıyla aşk olarak adlandırılmıştır. Bu kelimeyi “Işk” okumak, benim zevkime uygun düşmüyor. Bana öyle geliyor ki, onu “Aşk” okumalı; manası, kalbi dolduran o kelimenin lafzıyla da ağız dolmalı!

Kısaca aşk; muhabbetin, seveni kavraması, bütün vücuduna yayılması, adeta onu sarmaşık gibi sarmasıdır. Mevlana, tarifine misal olmak üzere Züleyha’dan kan alındığı vakit sıçrayan kanın "Yusuf" ismini yazdığını, Hallac-ı Mansur’un elleri ve ayakları kesildiği zaman kanının “Allah” lafz-ı şerifini yazdığını nakletmektedir.

نى حريف هر كه از يارى بريد
پرده‏هايش پرده‏هاى ما دريد

11. Ney harîf-i herki ez yârî bürîd
Perdehâyeş perdehây-i mâ dirîd


ANLAMI: Ney, yârinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Onun makam perdeleri, bizim (vuslata mânî olan) nûrânî ve zulmânî perdelerimizi yırtmıştır.

Mevlâna, ney için, “Yarinden ayrılanın arkadaşıdır.” buyuruyor. Yüksek zevk sahipleri için müziğin ruhun gıdası olduğu malumdur. Hayvanlara varıncaya kadar bütün canlıların duygulandığı güzel sesten zevk almayan insanın -bilmem amma- insanlıktan pek az nasibi olmak lazım gelir

Bir insan, gerek sevinçli, gerekse üzgün zamanlarında işittiği güzel bir sesten iç huzuru duyar, teselli olur. Bu hal, müspet bir gerçektir. Benzer şekilde, ney sesi de, istidat sahiplerine bir iç huzuru verir, dost sesini duyurur, ayan-ı sabite âlemini, yani hepimizin ve bütün kâinatın zuhura gelmeden evvel ilm-i ilahîdeki bulunuşunu, Elest bezmini, yani “Allah, ben sizin Rabbiniz değil miyim, diye sordu. Ruhlar, evet dediler.” konuşmasını hatırlatır

O hatırlatma dolayısıyla neyi dinleyen, asli kaynağına doğru heyecanla yönelir. Hiç olmazsa dinlediği andaki duygu ve cezbe ile gaflet perdelerinden bir kaçı olsun aradan kalkar. İşte o perdelerin kalkmasına, neyin perdelerinden çıkan nağmeler sebep olur. Bu yönelme, neyin gerçek manasına alınmış olmasına göredir. Mecaz mana verildiği ve ondan maksat da insan-ı kâmildir, denildiği takdirde; o insan-ı kâmil de yarinden ve diyarından ayrılmış gurbetzedelerin arkadaşı ve gam gidericisidir. O gibileri, teselli ederek ve Hakk yolunda yürüterek asıllarına döndürmek ister. Bu maksatla perde perde yükselterek ve derece derece derinleştirerek söylediği etkileyici sözler, muhatabın gözünü kaplamış olan gaflet perdesinin yavaş yavaş sıyrılmasına, kalp gözünün derece derece açılmasına sebep olur.

همچو نى زهرى و ترياقى كه ديد
همچو نى دمساز و مشتاقى كه ديد

12. Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
Hem çü ney dem sâz ü müştâkî ki dîd


ANLAMI: Ney gibi hem zehir, hem panzehir; hem sırdaş, hem nüştak (istekli) bir şeyi kim görmüştür?

Ney, dinleyenin kabiliyetine göre hem zehir, hem panzehir etkisi gösterir. Heva ve heves erbabından olanlara, şüphesiz zehir gibidir. Çünkü kendisindeki şehvaniyet ve hayvaniyeti artırır. Fakat görülüp işitilen her güzellikten Allah’ı hatırlayanlar için de, şüphesiz, panzehir gibidir. Çünkü kalpteki gaflet zehrini giderir. Bunun gibi, ney iyi bir dosttur ve dinlenilmeye isteklidir. Çünkü neyin mahiyeti torba içinde asılı yahut bir köşeye dayalı durmakta değil; üflenip dinlenmekle meydana çıkar. Allah dostları da ney gibidir. Kötü amellerde bulunan insanlara karşı, zehir-zemberek olurlar. Hali iyi olanlara ise, şifa tesiri gösterirler. Allah, kâmiller zümresinin bu halini Fetih suresindeki "Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin/şiddetli, birbirlerine karşı ise çok şefkatlidir." (Fetih 29) ayeti kerimesiyle tarif etmektedir

İşte bu gibi hikmetlerden ötürü, Allah dostları, kötü huylu insanlara karşı zehirdir. İlmen, amelen, itikaden zehirlenmiş, fakat manevî hastalığı tedavi kabul edecek dereceyi geçmemiş olanlar için de panzehirdir. Benzer şekilde Allah dostları, söz dinleyenler ve gelişime yeteneği bulunanlarla sohbet edip arkadaş olurlar, hatta öylelerine karşı isteklidirler.

نى حديث راه پر خون مى كند
قصه هاى عشق مجنون مى كند

13. Ney hadîs-i râh-i pür mîküned
Kıssahây-i ışk-ı mecnûn mîküned


ANLAMI: Ney, kanlı bir yoldan bahseder, Mecnûnâne aşkları hikâye eder.

Mesnevî’nin başında, neyin ayrılıklardan bahsettiği söylenilmişti. Şu halde o yol, neyin kamışlıktan kesilmesi, bağrının ateşle delinmesi gibi değişikliğe uğradığı esnada geçtiği kanlı yoldur. Madde erbabının kabul ve tahammül edemeyeceği mecnuncasına aşklara tutulanların ve:

Ney gibi başını kes, sinemi oy, bağrımı del,
Ben senin hizmetine besteniyanım neysem!

diyenlerin hali de, benim gibidir, demek ister. Neyin temsil ettiği insan-ı kâmil de böyledir. O da kanlı ve tehlikeli bir yoldan bahseder. Aşk ve sevgi mecnunlarının akıl kabul etmeyecek kıssalarını anlatır. Hareketlerinin taklit edilmesini tavsiye eyler.

İnsan-ı kâmil, gerek asli vatanından şu âleme gelirken, gerek şu âlemden asli vatanına geri dönerken kanlı ve meşakkatli yollardan geçmiş, gelirken ayrılık acılarıyla feryat etmiş, giderken de birçok içsel savaşlara göğüs germiş, nihayet: "Mutu, kable en temutu.", yani “Ölmeden evvel ölünüz” emrine uyarak seçim ve iradesini, hatta bu hayali varlığını feda etmiştir.

محرم اين هوش جز بى هوش نيست
مر زبان را مشترى جز گوش نيست

14. Mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist
Mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst


ANLAMI: Bu aklın mahremi, akılsızdan başkası değildir, dile de kulaktan başka müşteri yoktur.

Aklı, "meaş" (dünyevi) ve "mead" (uhrevi) olarak ikiye ayırmışlardır. Akl-ı meaş, dünya işlerine vakıf olan idraktir. Akl-ı mead ise, ahiret ve aslına dönüş umurunu arif olan idraktir. Bunun inceliğini akl-ı meaş kavrayamaz. Onun için Mevlâna, akl-ı mead erbabı olan Allah dostlarının sözlerini akl-ı meaş ashabı anlayamaz, diyor. O sözleri akl-ı meaştan soyutlamış olanların kavrayabileceğini söylüyor. Fakat akl-ı meaştan soyutlamış eylemiş, sözü yanlış anlaşılmasın; deli olmuş değil, yakasını aşkın pençesine kaptırmış olanlar kastediliyor. Bunu temsil için de, söyleyen dile ancak dinleyen kulağın müşteri olacağını, yani göz, burun, el, ayak gibi vücut organları içinden yalnız kulağın, dilden çıkan kelimeleri idrak edebileceğini bildiriyor.

«123»






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 50688558 ziyaretçi (128497363 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler