Mesnevi Serhi 3
 

Mesnevi Şerhi

Şerheden: Tahir-ul Mevlevî - Sadeleştiren: Akhenaton

3. Bölüm

در غم ما روزها بى گاه شد
روزها با سوزها همراه شد

15. Der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şüd
Rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şüd

ANLAMI: Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti. O günler, mahrumiyetten ve ayrılıktan hâsıl olan ateşlerle arkadaş oldu. (Yani, ateşlerle, yanmalarla geçti).

ALTERNATİF ÇEVİRİ: Aşk derdimizle, durgun aktı günler. Ateşlere dost olup, yaktı günler.

Konuşanın başkasına söyleyeceği sözü ve edeceği sızlanışı, nefsi için söylüyormuş gibi beyanda bulunmasına edebiyatta “Üslub-u hakim” derler. Üslub-u Hakim'den maksat, muhatabı kızdırmaksızın onu tembihlemek ve ona nasihatte bulunmaktır. Kurân-ı Kerîm’de de bu yolda bazı ifadeler vardır. Örneğin ünlü Habib-i Neccar’ın Antakya ahalisine:

"Bana ne oluyor ki, beni yaratan Allah’a ibadet etmemeyiyim? Siz (hepiniz) ancak O’na döndürüleceksiniz. Ben O’ndan başka tanrılar edinir miyim? Eğer O çok esirgeyici (Allah), bana bir zarar (yapmak) isterse onların şefaati bana hiçbir fayda vermez. Onlar, beni asla kurtaramazlar. Şüphesiz ben o takdirde mutlak apaçık bir sapıklık içindeyim demektir. Gerçek şu ki ben, Rabbinize iman ettim. İşte bunu benden duyun." (Yasin 22-25)

Buradaki “Bana ne oluyor ki, beni yaratan Allah’a ibadet etmemeyiyim?” demek, “Size ne oluyor ki, sizi yaratan Allaha ibadet etmiyorsunuz?” demektir. Habib-i Neccar, serzenişini hafifletmek için (o toplumun) Allah’a iman ve ibadet etmeme gafletini nefsine isnat etmiştir.

Mevlâna da bu beyitte henüz akl-ı mead (uhrevi akıl) dilini anlayacak idrake nail olamayan, fakat nail olmak için de ilahî lütfu bekleyen talep erbabını ümitsizliğe düşürmemek amacıyla, kendisini onlara benzetiyor, ilahi feyizler talebiyle, geçen günlerin, ateşli bir surette geçtiğini söylüyor.

روزها گر رفت گو رو باك نيست
تو بمان اى آن كه چون تو پاك نيست

16. Rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst
Tû bimân ey ânki çün tû pâk nist

ANLAMI: Günler geçip gittiyse varsın geçsin. Ey temiz ve mübârek olan insân-ı kâmil; hemen sen vâr ol!..

ALTERNATİF ÇEVİRİ: Geçsin günler, yok endişeye mahal. Ey, saflıkta benzersiz dost, gitme, kal!

Ömrünün büyük bir bölümünü boşa geçirmiş, bir taraftan da marifet zevkinden nasip alamamış olmasına hayıflananlara teselli vermek için, Mevlâna şöyle der:

“Hayatın birçok günü geçip gittiyse, olan oldu, biten bitti... Geçmişe hayıflanıp üzülmenin faydası yoktur. Hali, nazar-ı dikkate almalı, kâmil bir mürşidin elini tutmalıdır. Geçen günlerin hiçe dönüşmesi önemli bir şey değildir. Mürşid-i kâmil ve onun terbiye edici bakışı var olsun. O sayede matlup oluşur.” Hatta: “Der dem-i ahir dem-i ahar büved” yani: “Son nefeste bile olgunluk kazanılacak başka bir dem ve âlem olur.”

Geçmişe bakarak ümitsiz olmamalı, şu anda ve gelecekte çalışmalıdır. İslam tarihinde Yermük Savaşı diye ünlü ve kanlı bir savaş vardır ki, Hz. Ebubekir'in halifeliği sırasında Rumlarla Müslümanlar arasında meydana gelmiştir.

Yermük Savaşı'nda düşmanın mükemmel ve donanımlı ordusu 240.000’den fazlaydı. Halid bin Velid'in komuta ettiği İslam ordusu ise, ancak 40.000 kadar vardı. Rumlar, savaşın başlangıcında başkumandan çadırına kadar ilerlemişler, fakat orduda bulunan mücahit kadınların sopalarla ve çadır direkleriyle savunmaları sonucunda geri püskürtülmüşlerdi.

Düşmanın pek kanlı yenilgisiyle, İslam’ın da pek şanlı zaferiyle sonuçlanan bu savaşta Rum komutanlarından General Yorgi, Halid bin Velid ile karşılaşmış, onun feyiz veren bakışıyla Müslüman olmuş, Halid ile beraber Rumlara karşı bir iki saat kılıç sallamış, nihayet şehadet nimetine ve güzel bir akıbete kavuşmuştu.

Dikkat buyurulsun, General Yorgi, şüphesiz yaşlı başlı bir adamdı. Ömrünün birçok günlerini üçlübirlik inancıyla ve Hıristiyan olarak geçirmiş, tevhid ehli ile savaşmak için Yermük mevkiine gelmişti. Fakat Halid bin Velid’in feyiz dolu bakışlarına uğraması, kendisini tevhide erme derecesine getirdikten sonra şehadet rütbesine eriştirdi. 1300 küsur yıl sonra, hakkında rahmet okunmak saadetini kazandırdı.

Böyle bir olay, Hz. Muhammed döneminde de olmuştu. Medine’de Usayrim namında birisi vardı. Hicretin 3. yılına kadar Müslüman olmamıştı. Uhud Savaşı sırasında Allah’ın hidayeti erişti. Silahını kaptı, savaş alanına koştu. Peygamberimizin huzurunda Müslüman olduktan sonra, fedakârca savaştı; ömründe bir defa olsun namaz kılmadan şehit oldu.

هر كه جز ماهى ز آبش سير شد
هر كه ب ىروزى است روزش دير شد

17. Herki cüz mâhî zi âbeş sîr şüd
Herki bîrûzîst rûzeş dîr şüd

ANLAMI: Balıktan başkası onun suyuna kandı. Nasipsiz olanın da rızkı gecikti.

ALTERNATİF ÇEVİRİ: Suya kanar, balıktan gayri her ne var? Nasipsizin günü, uzar da uzar!

Allah’ın sonsuz zatı gibi feyiz ve bereketi de nihayetsizdir. Fakat o feyizlere kavuşan insanlar, üç sınıfa ayrılmıştır:

Birinci kısım: Ümmetin kâmil olanlarıdır ki, ne kadar feyze nail olsalar tahammül ederler ve daima artmasını isterler.

İkinci kısım: Sınırlı bir iç huzuruna kanaat gösterenler ve: “Allah’ın aşkı kadehinden o kadar içtim ki, bir yudum daha içecek olsam yok olacağım” diyenlerdir.

Üçüncü kısım ise: İrfan zevkinden nasibi olmayanladır ki, bunlar gibilerin Allah'ın feyzinden, sonsuza dek nasipleri yoktur. Mevlâna, “Mahi” (balık) tabiriyle, birinci ve ikinci kısımları; “Biruzi” (nasipsiz) ile de üçüncü kısmı anlatmak istemiştir.

درنيابد حال پخته هيچ خام
پس سخن كوتاه بايد و السلم

18. Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
Pes sühan kûtâh bâyed vesselâm

ANLAMI: Ham ruhlu olanlar, olgun ve yetişkin zatların hâlinden anlamazlar. O halde sözü kısa kesmek gerektir vesselâm.

ALTERNATİF ÇEVİRİ: Anlar mı hiç, pişmişin halinden ham? Sözü, kısa kesmek gerek, vesselam!

“Kâmili, kâmilden başkası anlamaz. Ta ki, seyr-ü süluku (Seyr-ü Süluk: Tasavvufta insanın, kalbinin, ruhunun, nefsinin ve diğer manevî cevherlerinin eğitimine verilen ad), onun mertebesine erişmeyince…” demişlerdir.

Değil ilmî bir meslek topluluğunun, basit ve adi bir sanat erbabının bile sanata ilişkin sözlerini, o sanata hizmet etmemiş olanlar anlayamazlar. O dili anlayabilmek, sanatlarına intisap ve hizmet ederek onlar gibi olmaya bağlıdır. Tasavvuf mesleğinin ince nüktelerini, sofilerin manası pek derin sözlerini idrak edebilmek de, o yüce mesleğe sahip olan bir kâmil aracılığıyla intisap etmekle olur. Zaten tasavvuf, sözle değil hal ile ilgili bir meslektir. (Özü sözü bir olarak kalbe dolan mana, cezbe, kendinden geçiş, baygınlık, coşkunluk gibi manevi geçişe "hal ilmi" denir. Kişi gönlünden geçirdiklerini kalbinden söyler, bu dili bilen bu sözü kalbinden duyar, anlar ve yine gönlünden geçirerek kalbinden cevaplar. Bu duruma ise hal dili denir. Akhenaton'un notu)

Mesnevî’nin “Bişnev” emriyle başlayan birinci beyitinden buraya kadar olan 18 beyit, bizzat Mevlâna’nın kalemiyle yazılmış, bundan sonrakiler ise, Mevlâna tarafından söylenilmiş ve Hüsameddin Çelebi tarafından yazılmıştır.

Bazı arifler, 18 beyti Mesnevî’nin önsözü, sonraki beyitleri de onun devamı ve açıklaması saymış, hatta Şarih-i Mesnevî Şeyh İsmail Ankaravî, bu 18 beyte “Fatih-ül Ebyat” isimli ayrıca bir şerh yazmıştır.

«123»






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 50688558 ziyaretçi (128497366 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler