Petra Antik Kenti
 
Petra

Petra Antik Kenti

Hazırlayan: Akhenaton

Sıradışı bir halk olan Nebati Krallığı’nın başkenti olan Petra (Gr. “kaya”), M.Ö. 400 ila M.S. 160 yılların arasında kurulmuştur. Binlerce yıl önce insanlar buraya gelip önce mağaralara yerleşmişler, sonra geliştirdikleri aletlerle kayalara biçim verip kendilerine ev yapmışlardır.[1]

Nebatîler (Nebadler), Filistin’in güneyinde eski Edom denilen bölgede yaşamışlardır. Bu bölge, Filistin, doğuda Şam çölü, güneyde Hicaz çölü ve batıda Vâdiu’l-Urabe’yi içine almaktadır. Bölge taşlık ve dağlık olduğu için Araplar burayı Bilâdü’l-Cibal, Yunan coğrafyacıları ise “Arabia Petraea” şeklinde isimlendirmişlerdir.[2]

Petra’nın tam olarak ne zaman inşa edildiği bilinmese de, milattan önce 1. yüzyılda, tütsü, mür ve baharat ticareti sayesinde zenginleşmiş Nebati Krallığı’nın başkenti olarak ün salmaya başlamıştır.[3]

(Nabatilerin kökenine dair farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazıları onların Arap bazıları ise, Aramî kökenli olduklarını ifade etmişlerdir. Ağırlıklı olan görüş, Nabatiler acemlerle karışmış olsalar da aslen Arap oldukları yönündedir.[4]

Şehrin çevresindeki dağlarda, büyük bir bölümü o dönemin yaygın dili Aramice ile yazılan birçok Nabatî kitabesi bulunmuştur. Bundan dolayı Nabatîler’in Ârâmî asıllı olabilecekleri söylenmişse de kullandıkları dil ve kültürleriyle Araplara daha yakındırlar. Kral ve kraliçelerinin Hâris, Mâlik, Zeyd, Ubâde, Şükayle ve Cemîle gibi Araplarla ortak adlar kullandıkları görülmektedir. Bugünkü Arap yazısı da Nabatî yazısının geliştirilmiş şeklidir.[5]

Nebatlılar, Filistin’in güneyinde, Edom veya İdoma denilen yerde yaşayan, Nebayut b. İsmail (Nevayot) soyundan gelen bir topluluktur. Önceleri Irak dolaylarında oturdukları, daha sonra Edom mıntıkasına geldikleri de söylenir. Asurlular tarafından Irak bölgesinden çıkarıldıkları kabul edilen Nebatilerin M.Ö. 4. yüzyılda Edom havalisine gelmiş olmaları gerekir. Bu topluluğun 18 kadar hükümdarı bilinmektedir, bunlardan en eski olanı, adına para basılan I. Haris, en ünlüsü de Şam şehrini Batlamyuslar’dan alan III. Haris’tir.[6]

Nabâtîler’den ilk olarak Asur şehirlerini yağmalayan ve Araplar üzerine yaptığı seferleri anlatan Asurbanipal bahsetmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla Nabâtîler bu dönemde yerleşik hayata geçemeyen, konar-göçer bir halde yaşamlarını sürdüren bir birlik halinde yaşamaktaydılar. [2]

İsmail’in on iki çocuğu vardı. Birçoğu Najad’da olmak üzere bir kabile kurdular. Nebatilerin atası Shammar dağında kaldı fakat Asurbanipal’den yola çıkıp, Ölüdeniz (Lut Gölü) ve Akabe Körfezi arasından ilerleyerek, Wadi Araba’ya kaçmak zorunda kaldı. Milattan önce 4. yüzyılda Nebatiler göçebeydiler. Çadırlarda yasayıp, Arapça konuşuyorlardı. Şarabı hiç sevmezlerdi ve tarımla da hiç isleri yoktu. Fakat ikinci yüzyıla gelindiğinde, organize bir toplum haline gelmişlerdi.[3]

Nabâtîler’in kesin kuruluş tarihi bilinmemesine rağmen MÖ. 4. yüzyılın sonlarından itibaren krallık olarak tarih sahnesine çıkmaktadırlar. MÖ. 170 tarihinden sonraki Nabâtî krallarının isimleri ve hükümdarlık süreleri açık olarak tespit edilmektedir. Nebâtîler’in gelişmiş bir devlet olduklarının en önemli izleri, günümüzde Ürdün’de Vâdi-i Musâ denilen yerde bulunan, Petra şehrinin kalıntılarıdır.[2]

Nebatlıların başkenti Petra şehriydi; Busra, Ezna, Hicr ve Eyle de bu devletin eyaletleriydi.[6] Hicr, Nabatlıların Petra dışında en önemli kentleriydi. Semûd kavminin yerleştiği yerlerden birisi olan Hıcr’a Kur’ân-ı Kerîm’de işaret edilmektedir:

وَلَقَدْ كَذَّبَ أَصْحَٰبُ ٱلْحِجْرِ ٱلْمُرْسَلِينَ

“Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.” (Hıcr 15/80)

Akabe Körfezi’nin doğusunda ortaya çıkarılan Nabatlılara ait RM şehrinin de Kurân-ı Kerîm’de zikri geçen İrem olabileceği ileri sürülmektedir: [7][8]

اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙۖ

“Muhteşem sütunlarla dolu İrem'e ne yaptı?” (Fecr 89/7)

Kuran’da Hz. İbrâhim’in, kavmini kendi elleriyle oydukları (yonttukları) putlara mı taptıklarını sorarak uyardığı (es-Sâffât 37/95) ve Kuzey Arabistan’ın Hicr bölgesinde kayalara oyulmuş evlerin bulunduğu (el-A‘râf 7/74; el-Hicr 15/82; eş-Şuarâ 26/149) belirtilir. Buranın kuzeyinde bulunan Nabatîler’in Petra şehri bölgedeki kaya oymacılığı açısından en önemli örnektir.[9]

Nabatîler’den, ilk defa Asur hâkimiyeti altındaki şehirleri yağmalayan Araplar üzerine yaptığı seferleri anlatırken Asurbanipal söz etmektedir (Nabaiate). Bu çivi yazılı tablete göre Edom ve çevresinde yaşayan Arapların kralı Nabatîler’e sığınarak onları da savaşın içine çekmiştir. Asurbanipal, ayrıca daha önce Asur’a boyun eğmeyen Nabatîler’in kendi hâkimiyetini kabul ettiklerini söylemektedir.[10] Grek tarihçisi Sicilyalı Diodoros, Nabatîler’i çadırlarda yaşayan, hayvancılıkla geçinen ve içki içmeyen, çölün sert şartlarına alışık göçebe bir toplum olarak tanıtmakta ve onun bu anlattıkları Eski Ahid’deki Rekabîler’i hatırlatmaktadır (Yeremya, 35).

Nabatîler saldırıya uğradıklarında, yerlerini yalnız kendilerinin bildiği sarnıç ve kuyuların bulunduğu çölün içlerine çekilerek düşmanlarına tuzak hazırlar, kolay kolay kimseye boyun eğmezlerdi. Bu sebeple Buhtunnasr’ın Kudüs ve civarını ele geçirip Yahudileri Bâbil’e sürmesinin ardından Edomlular’ın kuzeye doğru göç etmeleri sırasında onlar da göçebeliği bırakıp Grekçe kaynaklarda Arabia Petraea (el-Arabiyyetü’s-sahriyye / el-Arabiyyetü’l-haceriyye) denilen bugünkü Ürdün’de Vâdiimûsâ çevresine yerleşmişler ve yavaş yavaş kayaları oyarak Rekem (Ar. Rakīm) adını verdikleri, âdeta ele geçirilmesi imkânsız Petra şehrini kurmuşlardır.[5]

Milattan önce 4. yüzyıldan itibaren Petra’ya yerleşen ve merkezlerini kuran bir Arap kabilesi olan Nebatiler zaman içinde Arap yarımadası ve Akdeniz’i birbirine bağlayan ticaret rotasının kontrolünü ele geçirmiştir. Nebatilerin Rum’daki varlıkları bugün de Tanrıça Allat (M.S. 32) için modern Rum köyü yakınlarında yapılan tapınak kalıntılarından ve Al-Shallaleh kaynağı yakınlarında bulunan onlarca taş oyması ve yazıtta görülebilir. Ana kara üzerine oyulmuş su kanalları, rezervler ve küçük kanyonları kapatan barajların çevrede bulunan dağlara yayılması Nebatilerin yarı-kurak bir arazide yaşamsal önem taşıyan suyun kontrolü ve tarım metotlarının gelişmişliğini göstermektedir.[3]

Nebatilerin şöhreti, dönemlerinde dünyanın en zenginleri olmasından gelmektedir. Tütsü ve baharat ticaretinde maharet kazanmışlar. Çin’den ve Hindistan’dan getirilen baharatlar, tütsüler, yağ ve parfümleri buradan da dünyanın dört bir yanına sevk etmişlerdir. Kervanları Arabistan’dan Akdeniz’e ulaştırıyorlardı. Ticaret sayesinde çok zengin ve nüfuzlu hale geldiler.[1] Petra, M.Ö IV.y.y.’ın sonlarına doğru Yemen ile Akdeniz arasında işleyen kara ticareti yolunun aynen bir anahtarı gibiydi.[11]

Kızıldeniz’den geçen Deniz İpek yolunun ve Arabistan üzerinden gelen Baharat yolunun Batı’ya açıldığı son durakları ellerinde bulunduran Nabatîler yaptıkları uluslararası ticaret sebebiyle çok zenginleşmişlerdir. Kervanların ve Hindistan’a, Uzakdoğu’ya giden gemilerin çoğu onlara aitti. Ayrıca Lut gölü sahillerinden topladıkları, mumyalama ve gemi kalafatlama işlerinde kullanılan ziftin başta Mısır’a olmak üzere satışından büyük kazanç sağlıyorlardı. Onların zenginliği başşehirleri Petra’ya da yansımıştı.[5]

Arap yarımadasından gelen Nebatiler, ticaretten elde ettikleri gelirle, Ürdün’de bulunan kumtaşı kayalıklarında kendileri için bu muhteşem kenti inşa etmişlerdir. İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından 1800’lü yıllarda keşfedilen kent, aradan geçen yüzyıllara rağmen görkemini korumuştur.

Çölün muhteşem kenti Petra, antik dünyanın en ünlü ticaret yollarından birkaçının kesiştiği bir yerde kurulmuştur. Gazze’den Şam’a, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne kadar önemli bir ticaret kavşak noktasında olan bu kervan şehri, Arabistan, Mısır, Suriye, Hindistan, Yunan ve Roma’yı birbirine bağlıyordu. Nebatiler burada, batıda Romalılar ile Helenistik dönem Yunanlılarıyla ve doğuda Perslerle ticaret yapıyordu.[1]

Nebatiler, M.Ö. 4. yüzyıldan M.S. 2. yüzyıla kadar kuzeybatı Arabistan’da aktif olarak varlıklarını sürdürmüş olan bir halktır. Özellikle M.Ö. 1. yüzyıldan itibaren Nebat krallığı, merkezi Petra olmak üzere güneyde Teyme ve Medain Salih (el-Hıcr)’ten kuzeyde Busra’ya kadar olan bölgede bağımsız olmuş ve M.S. l06’da Romalılarca yıkılışına kadar yöredeki hakimiyetini devam ettirmiştir.

Nabatiler, başlangıçta çöllerde hayvancılıkla uğraşan göçebe bir topluluktu. Vur-kaç taktikleri ile civar yerleşkelere saldırılar düzenlerler, kendilerine bir saldırı olduğunda ise çöl içlerine saklanarak hasımlarına pusu kurarlardı. Çöl yaşamının belirgin özelliği olan asi ruha sahip Nabatiler, Buhtunnasr tarafından Yahudiler Babil’e zorunlu göçe zorlandığı dönemde onlarla birlikte göçebe yaşamı terk ederek Petra şehri civarına yerleşip kayaları oymuşlar ve kendileri için güvenli bir şehir inşa etmişlerdi. Muhteşem kale görüntüsü arz eden ve daracık bir geçitten girişi olan şehirde sizi ilk karşılayan tapınak olacaktır. Bütün yapılar estetik ön planda tutularak kayalar oyulmak suretiyle yapılmıştır. Saraylar, depolar, mahkeme binaları, su kanalları, ziyaretçilerine M.Ö. kurulmuş bu krallığın nedenli siyasi ve ekonomik güce sahip olduğunu anlatmaya yetecektir. Arap yazısının ilk basamağını oluşturan Nabat yazısıyla bezenmiş kitabeleri, şehrin yüksek kesimlerinde görmek mümkündür.

M.Ö. 312 yılında Büyük İskender’in Suriye valisi Nabatiler üzerine saldırıya geçmiş, ancak mağlup olmuştur. Nabatiler, sonraki dönemlerde Roma ile işbirliği içerine girmiş Arabistan’ın iç kısımlarına ortak seferler düzenlemişlerdir. III. Haris döneminde Romalılarla irtibat daha da güçlendirilmiştir. II. Ubeyde döneminde Arabistan içlerine Romalılarla birlikte tekrar bir askeri müdahalede bulunulmuştur.[4]

Milattan önce 400 yıllarında Nebati krallığının başkenti olan Petra antik kenti, Musa vadisinin doğal korunaklı yapısıyla Pers istilasından kendini koruyabilmiştir. Roma döneminde ise Doğudan Batıya ipek yolu ve Güneyden Kuzeye ticari yolların çöl ortasında kesiştiği güvenli konumu nedeniyle bölgedeki en önemli Roma garnizonu olarak en zengin dönemini yaşamıştır. Zenginleştikçe inandıkları tanrılar için görkemli tapınaklar inşa etmişler; onlar da yağmur gibi, güneş gibi ve hatta rüzgar gibi buralara attıkları imzanın kalıcı olacağını düşünüp Petra’nın sahibi olduklarına inandılar.[12]

Petra şehir ve medeniyeti, en parlak devrini M.Ö. 9 - M.S.40 yılları arasında hüküm süren IV. Haris zamanında yaşamıştır.[11] Bu da onun Hz. İsa’nın muasırı olduğunu göstermektedir. Şam’ı kendilerine bağlayarak vali atamışlar, söz konusu bu vali, öğretileri ile Hıristiyanlığın ikinci kurucusu sayılan Aziz Pavlos’u yakalamaya çalışmış fakat başarılı olamamıştır..[4]

Yunan tarihçi Herodot, yazılarında Nebati tarihinden bahsetmiş, M.Ö. 312’de ilk defa ortaya çıktıklarını ve Oratol’e inandıklarını anlatmıştır. Nebatiler güç ve servet kazandıkça, kuzeydeki komsularının dikkatini çekmeye başladımışlar; İskender’in ordusu bölündüğü zaman başa geçen Selevkos Kralı Antigonus, M.Ö. 312 yılında Petra’ya saldırmıştır. Ordusu çok az bir direnişle karşı karşıya kalmış ve şehri yağmalamayı başarmıştır. Yağmanın miktarı o kadar büyüktü ki, ordunun kuzeye geri dönüş yolculuğunu yavaşlatmış ve Nebatilerin Selevkos ordusunu çölde imha etmesine imkan vermiştir.

Kayıtlara göre Nebatiler, ticari faaliyetlerini sürdürebilmek için Selevkoslarla aralarını iyi tutmaya istekliydiler. Milattan önce üçüncü yüzyıl boyunca, Batlamyus ve Selevkoslar Ürdün’ün kontrolü üzerine savaşmışlardır ve mücadele Selevkosların M.Ö. 198 yılındaki zaferi ile sona ermiştir. Nebatiler bu savaş dönemi boyunca esasen olumsuz etkilenmemiş ve bağımsız kalmışlardır.

Nebatiler, her ne kadar askeri saldırılara direnmiş olsalar da, komsularının Helenistik kültüründen büyük ölçüde etkilenmişlerdir. M.Ö. 150 yılı civarı imparatorlukları kuzeyde Suriye’ye doğru genişledikçe Nebati mimari ve sanat eserlerinde Helenistik etkiler görülmektedir. Buna rağmen, Nebatilerin ekonomik ve politik gücü Romalıları endişelendirmeye başlamıştır.

M.Ö. 65 yılında Romalılar Şam’a geldi ve Nebati ordusunun geri çekilmesini talep etmişlerdir. İki yıl sonra Pompey, Petra’nın direnişini kırmak için kuvvet göndermiştir. Nebati Kralı 3. Aretas, Roma lejyonlarını ya yenmiş ya da onlarla barış yapmak için haraç vermiştir. Jul Sezar’ın M.Ö. 44 yılında suikasta uğraması, Ürdün’deki Romalılarda kargaşaya neden olmuş ve İran ile Mezopotamya’daki Parthia kralları bu kaotik durumdan faydalanmışlardır.

Nebatiler, Romalılara karsı savaşlarında Partialılarla aynı safta durmak gibi bir hata etmişler ve sonuç olarak Parthialıların yenilgisiyle Petra Roma’ya haraç ödemek zorunda kalmıştır. Haraç ödemekte geciktiklerinde Roma vasal Kralı Herodes tarafından iki kere istilaya uğramışlardır. M.Ö. 31 yılındaki ikinci saldırıyla Herodes Suriye’ye giden ticaret yollarının da içerisinde bulunduğu çok geniş bir Nebati bölgesini ele geçirmiştir. Buna rağmen Nebatiler, bir süre daha zenginleşmeye devam etmişler; M.Ö. 9 yılından M.S. 40’a kadar hüküm süren Kral 4. Aretas, karlı tütsü ticaretini geliştirmek için kervan rotaları üzerine bir yerleşim zinciri kurmuştur.

Nebatiler sonunda Roma’nın gücünün farkına varmışlar ve hemen ardından, M.S. 70 senesindeki Yahudi ayaklanmasıyla başa çıkmak için Romalılarla müttefik olmuşlardır. Buna rağmen, Nebati bölgesinin direkt olarak Roma kontrolüne geçmesi an meselesiydi. Son Nebati kralı, 2. Rabbel, kendi ömrü boyunca eğer saldırmazlarsa, ölümünden sonra bölgeyi direnişsiz kontrolleri altına almaya izin verileceğine dair bir anlaşma yapmıştır. 106 yılında ölmesiyle, Romalılar Nebati krallığını ele geçirmişler ve adını “Arabia Petrea” olarak değiştirmişlerdir. Petra şehri, geleneksel Roma mimarisi tasarımlarıyla tekrar düzenlenmiş ve Roma kontrolü altında nispeten bir refah dönemi yaşanmıştır.[3]

Nabatîler kendilerinden önce Moablıların ve Edomluların yaşadığı Petra’yı merkez edindiler. Kaya şehri inşa ettiler. Zaman içinde değişkenlik göstermekle birlikte Nil kıyılarından Fırat Nehri’ne, Kuzey Hicâz’dan Dımaşk topraklarına kadar genişlediler. III. Hâris döneminde (M.Ö. 62-87) Yunanlıların Dımaşk hâkimiyetine son vererek bölgeye hâkim oldular. I. Mâlik döneminden itibaren (M.Ö. 30-47) siyasî bakımdan zayıflamalarına rağmen bazı anlaşmalar yaparak Yunanlılar ve ardından Romalılarla müttefik kalma başarısı gösterdiler. Romalı komutan Gallus’un M.Ö. 24 yılında Güney Yemen’e düzenlediği sefer esnasında askerî ve lojistik destek sağladılar. Gallus’un bozguna uğrayarak geri çekilmesiyle ortaya çıkan siyasî boşluk döneminde Nabatîler yeniden güçlendi. IV. Hâris döneminde (M.Ö. -9M.S. 40) Hz. İsâ’nın yaşadığı topraklar da dâhil Suriye’ye tekrar hâkim oldular. Ancak bir müddet sonra Filistin bölgesi için Romalılarla Partlar arasında çekişme başladı. [8]

Nabatî Krallığı Büyük İskender’in halefleri arasında meydana gelen mücadeleler sırasında önemli roller oynamıştır. Roma İmparatorluğu ile ilk temasa geçişi ise milâttan önce 65’te Pompeus’un Petra’yı ziyaretiyle iyi ilişkiler içinde başlamış ve krallık Roma İmparatorluğu ile vahşi çöl arasında bir tampon devlet görevi üstlenmiştir. Milâttan önce 25-24’te Romalı kumandan Aelius Gallus’un, Augustus’un emri üzerine Hindistan ticaret yolunu emniyet altına almak maksadıyla çıktığı Yemen seferinde Nabatî Krallığı üs olarak kullanılmıştır. [13]

Nabâtîler, hüküm sürdükleri dönem boyunca Roma İmparatorluğu ile çöl arasında tampon görevi üstlenmiş, [14] Romalılar çölden gelebilecek muhtemel bedevî saldırılarından korunabilmek için bu devleti bilinçli bir şekilde himaye etmişlerdir.[15] Ancak iyi ilişkiler uzun süre devam etmemiş, [16][17][18] ve milâttan sonra I. yüzyılın ikinci yarısında siyasî ve iktisadî sebepler yüzünden başlayan anlaşmazlıklar üzerine İmparator Traianus, 106 yılında bu krallığa son vermiştir (106) [13]

Bu arada, klasik İslami kaynaklarda Amr ibn Luhayy’ın kuzeye yaptığı seyahatte putları getirdiği yer olarak gösterilen Belka’nın, Filistin-Ürdün bölgesinde (Sina yarımadasının doğusunda) bulunduğunu ve buranın da Nebat krallığının hakimiyet sahası içerisinde olduğu vurgulamakta yarar vardır. M.S. 106’da son Nebat kralı 2. Rabbel’in Romalılara yenilmesinden sonra, Nebatilerin toprakları Roma İmparatorluğu’na bağlanmıştır.[19][20]

Romalıların Suriye bölgesini ellerine geçirmelerinden sonra Nabatlılarla ilişkiler bozulmuştur. Roma İmparatoru Traianus (Trajan), III. Mâlik döneminde Nabat krallığına son vererek Nabatlıların hâkimiyetindeki tüm toprakları yönetimine kattı. Suriye’den Akabe Körfezi’ne kadar olan bölgeye Provincia Arabia adını vermiştir. Petra merkez olma özelliğini kaybetmiş; idaresi Suriye’ye bağlanmıştır.[8]

Bununla birlikte Romalılar, Akabe Körfezi’nin güneyine inememişlerdir. Bu nedenle Hicaz’ın kuzeyinde küçük bir Nabatî Devleti kalıntısı bir müddet daha devam etmiştir. Nabatî tüccarlardan Yesrib’e yerleşenler olmuştur. Hatta Hz. Peygamber devrinde Medine’de bir Nabat Pazarı (Sûku’n-Nabat) nın mevcut olduğu bilinmektedir.[21]

Nebatiler, Romalıların yakın doğu ticaret yolları ile birleşmeleri sayesinde bir süre daha kar etmeye devam ettiler ve Petra en canlı olduğu dönemde 20,000-30,000 arası insana ev sahipliği yapmaya başladı. Ticaret yollarının Suriye’deki Palmira’ya kayması ve Arap yarımadası etrafından deniz ticaretinin gelişmesiyle ticaret Nebatiler için daha az karlı hale gelmiştir. Tahminen 4. yüzyılda Nebatiler, başkentleri Petra’yı terk ettiler. Kimse tam olarak sebebini bilmiyor. Kazılardan çok az miktarda gümüş para veya değerli eşya çıkması, şehrin yavaşça ve organize bir biçimde tahliye edildiği anlamına gelmektedir.[3]

Hz. Peygamber döneminde bir kısım Nabatîler kervanlarla Medine’ye mal getirir, bazen selem akdiyle alışveriş yaparlardı.[36] İbn Abbas, Kureyş’in aslında Kûsî yani Nabatî bir kabile olduğunu söylerdi.[37] Tarihçi Belazurî, Müslümanların Suriye topraklarına gerçekleştirdikleri fetihler esnasında Nabati toplulukları ile karşılaşıldığından bahsetmektedir. Hatta Hz. Peygamber döneminde Nabati tüccarlarının Medine ile ticari alışveriş içerisinde oldukları rivayetler arasındadır.[4]

Bununla birlikte Nabatîler Araplarca hor görülür, “Nabtî” (Nabatî) sözü hakaret anlamı ifade ederdi. Ancak bu biraz da onların değişen hayat tarzlarıyla ilgili olmalıdır. Nitekim Hz. Ömer fetih için yola çıkan askerlere, “Şehirlerde Nabatlaşmayın” (Nabatîler’in yaptığı gibi şehirlere yerleşerek mala mülke değer verip fütuhat hevesinizi kaybetmeyin) derdi. [5]

Petra, sonrasında Roma İmparatorluğu’na katılmış ve M.S. 363 yılında bir deprem şehrin büyük bir bölümünü yok edene kadar 4. yüzyılda gelişmeye devam etmiştir. Ticaret yollarındaki değişikliklerin etkisiyle deprem birleşince şehrin dağılmasına sebep olmuş ve sonuç olarak da şehir tamamen terk edilmiş. 7. yüzyılın ortalarında şehrin neredeyse bos olduğu ve bölgedeki bedeviler haricinde kimsenin yerini bilmediği anlaşılıyor. [3]

1812 yılında Johannes Burckhardt adlı İsviçreli kaşif, Petra’yı yeniden keşfetmek için yola çıktı. Arap gibi giyindi ve bedevi rehberini kendini kayıp şehre götürmeye ikna etti. Bundan sonra Petra, batıda büyüleyici güzellikteki tarihi şehir olarak ün saldı ve ziyaretçi çekmeye başladı. Bugün de aynı şekilde devam etmektedir.[3] Bugün buraya “Vadi Musa” adı verilmektedir.[11]

Petra’nın karmaşık bir sulama sistemi vardı ve etrafındaki kayalık dağlara oyulan çok sayıda sarnıcın yeri gizli tutulmuştur.[22]

Sarp kayalar arasındaki 1200 m. uzunluğunda ve 3-6 m. genişliğinde dar bir geçitten girilen ve tabii bir kale görevi yapan dağların ortasında yer alan Petra’da tamamen kayalar oyularak inşa edilen çok zarif saray, ev, tapınak ve mezarlar Yunan, Roma ve Mezopotamya etkisindeki yerli sanatın bir karışımını yansıtır. Tabii bir su kaynağının bulunmadığı şehirde yağmur sularının gizli kanal ve borularla toplandığı çok sayıda sarnıç yapılmıştır. [5]

Akabe körfezinin doğusunda bulunan Nabatî başşehri Petra’da bu tarzın en zengin ve dikkat çekici örnekleri günümüze kadar korunabilmiştir. Bugün Ürdün Krallığı’nın sınırları içinde bulunan bu eski iskân merkezi kayalıkların yontulup oyulması suretiyle inşa edilmiş, saraylar, evler, tapınak ve mezarlarıyla önemli bir arkeolojik bölgedir.[23]

Depremlerle insanların tamamen terk ettiği kayıp şehir haline dönüşen Petra’da, Al Khazneh (Hazine), Roma tarzında inşa edilmiş amfi tiyatro, Ad-Deir Manastırı, kayalara mezarların bulunduğu geniş kanyon Street of Facades, kraliyet mezarları, Hz. Musa’nın kardeşi Harun’un mezarı ve bunların dışında Nebatiler Müzesi ile Petra Arkeoloji Müzesi’ni gezebilirsiniz.

Turistler için bugün cazibe merkezi haline dönüşen Petra Antik Kenti, 6 Aralık 1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış ve muhteşem yapıları ve iyi korunmuş antik binaları ile 2007 yılında oluşturulan Dünyanın Yeni Yedi Harikası Listesi’nde de kendine yer bulabilmiştir.[1][3]

Petra, Semud, Hicr 82

Semud Kavmi ve Petra

Bugün Suudi Arabistan topraklarında Kavm-i Salih olarak adlandırılan birtakım harabelerle donanmış eski şehir kalıntıları bulunmaktadır. Hatta daha kuzeye çıkıldığında Ürdün topraklarında bulunan Vadi-yi Ram ve Petra antik kenti Semudlularla ilişkilendirilmektedir.[24]

Petra ile ilgili Ürdün’deki yaygın kanı, Kuran-ı Kerim’de yok edildiği bildirilen kavimlerden Semud’un yurdu olduğu yönündedir. Ürdün Petra Antik Kenti Semud kavminin yurdu Kuran’da Hicir ismiyle anılıyor.[25]

Petra, deve, dağ
Hz. Salih'in devesinin çıktığı dağ.

Semud kavminin merkezi günümüzde Ula, Taif civarı ya da Medayin-i Sâlih (Salih şehri)’i ve Ürdün’ü de (Petra dahil) kapsayan Hicr bölgesiydi. Bunlar, kendilerine Semud denen meşhur bir kabileydi. Dedeleri Semud’un adını almışlardı. Semud, Cedis’in kardeşidir. Bu ikisi de İrem oğlu Asir’in oğullarıdırlar. İrem ise, Nuh peygamberin oğlu Sâm’ın oğludur. Semud da Âd gibi, Arab-ı Aribe’dendir. İkinci Âd olarak da adlandırılmaktadır.[26]

Mevdudi, “Tefhimul Kuran” adlı tefsirinde Semud kavmi ve Petra arasındaki köprüye şöyle değinir:

“El-Hicr’de gördüğümüz Semud türü anıtlardan birkaçına, Akabe Körfezi kıyısında Medyen’de ve Ürdün’de Petra’da rastladık. Özellikle Petra’da Semud ve Nebatiye eserleri yan yana bir arada olup, üslubları ve mimari özellikleri, şekilleri birbirinden öylesine farklıdır ki, bunları inceleyen biri onların ne aynı çağda, ne de aynı ulus tarafından yapılmadığını hemen fark eder. İngiliz müsteşrik Daughty, Kur’an’ın gerçek olmadığını güya kanıtlamak için el-Hicr’de bulunan eserlerin Semud tarafından değil, Nebatiler tarafından oyulduğunu iddia etmişti. Oysa, kayalardan ev oyma sanatı Semud’la başlamış ve binlerce yıl sonra M.Ö. 2. ve 1. yüzyıllarda Nebatiler tarafından önemli ölçüde geliştirilmiş, Petra’dan yaklaşık 700 yıl sonra oyulan Ellora mağaralarında doruğuna ulaşmıştır.” [27]

Ana Britannica ansiklopedisi “Semudlar” maddesinde bu kavimden şöyle bahseder, “Eski Arabistan’da önem taşıdığı anlaşılan kabile ya da kabileler topluluğu . Güney Arabistan kökenli oldukları, ancak içlerinden büyük bir grubun çok eskiden kuzeye göç ederek Asla b Dağı yamaçlarına yerleştiği sanılmaktadır. Hicaz ve Şam arasında yaşayan Semudlar, Ashab-ı Hicr olarak bilinir. Son arkeolajik araştırmalarda, Arabistan’ın orta kesimlerinde Semudlar’a ait çok sayıda kaya resmi ve yazı ortaya çıkarılmıştır. “

Bölgede yapılan kazılarda bu birbirine uzak coğrafyalarda aynı alfabeye ait benzer kitabelerin bulunması da bu ilişkiyi doğrulamaktadır.

Araf Suresi’ndeki ayetlerde de vurgulandığı üzere , bu kavim kayaları oyma sanatında son derece mahir di . Hem Arabistan hem de Ürdün Petra’da gördüğümüz olağanüstü güzellikteki kayadan oyma saraylar, maliye binaları , hazine daireleri ve halka ait yerler, ayet-i kerimede geçen hadiseleri bize çok net bir şekilde göstermektedir.[24]

Hz. Hud’un gösterdiği yola iman etmemekte ayak direyen Ad kavminin helakinden sonra bu bölgeye yerleşen Semud kavmi de zaman içinde azgınlığa sapmıştı. Yaklaşık 10 bin kişilik nüfusa sahip olduğu tahmin edilen Petra’ da yaşayan Semud kavmi, Ad kavminin dillere destan yurdu İrem gibi azap yüklü fırtına ile yıkılıp gitmesin diye evlerini kayalara oymuşlardı.

Hz. Salih, onları putperestlikten çıkıp Allah’a iman etmeye çağırdı. Kuran’da anlatıldığı sekliyle Semudlular, “Sen de bizim gibi bir insansın, eğer doğru isen bize bir mucize göster” dediler. Mucize olarak gözlerinin önünde kayadan bir deve yaratıldı. Fakat onlar azgınlıklarından vazgeçmeyip deveyi kesip yediler. Hz. Salih, Semud kavminin başına gelecek felaketi haber verip inananlarla birlikte şehri terk etti. Geride kalanların ilk gün yüzleri sarardı, ikinci gün kızardı, üçüncü gün ise kapkara oldu. Bu belirtilerden felaketin gelmekte olduğunu anlayarak büyük bir korkuya kapıldılar. Korkudan çıldıranlar, hatta ölenler oldu.

Sonunda korkunç bir ses gelerek Semud kavmini helak etti. Bir anda gelen o şiddetli ses Semud’ un kayalara oyulmuş yurdunu sonsuz sessizliğe bogdu. Hazreti Peygamber’ in (s.a.v), ashabı ile Tebük seferine giderken yolu bu bölgeye uğradığında bölgeyi tanıttığı, hatta Hz. Salih’ in devesinin çıktığı kayayı bile gösterdiği kaynaklarda kayıtlıdır.

Bu rivayetlerde dikkat çeken bir nokta da Peygamber Aleyhisselam’ın ashabını azaba sahne olan bu mekanda fazla oyalanmamaları, buradan su içmemeleri konusunda uyarmasıdır.[25]

Lat, menat, uzza

Lat, Menat, Hübel ve Uzza Kültürü

Nabatîler Duşara (Zü’ş-Şara “Petra’nın doğusundaki dağlık bölgenin sahibi”) adında üstün tanrıya ve onun yanı sıra ikinci derecede birçok tanrıya inanıyorlardı. Bunların en önemlileri Câhiliye Arapları’nın da tapındıkları Lât, Menât, Hübel ve Uzzâ idi. “İlâh” anlamında Allah kelimesini de kullanan Nabatîler’in Grek panteonundan etkilendikleri ve bazı hükümdarlarını tanrılaştırdıkları görülmektedir.[5]

Cahiliye Arapları Allah’ı kabul etmekle birlikte kendileri ile Allah arasına bazı aracılar koyarları. Bu aracılardan biri de Lât’tır. Hangi kelimeden türediği ve menşeinin neresi olduğu tartışılan Lât’ın nebati tanrıçası olduğu bilinmektedir. Petra’nın koruyucu tanrıçası olan Lât nebatiler döneminde Hicaz’a geçtiği sanılmaktadır. Hicaz’da adına bazı mabetler inşa edilmiştir. Bu mabetlerin sonuncusu Taif’te bulunuyordu. Hz. Peygamber tarafından gönderilen Muğire b. Şu’be ile Ebu Süfyan tarafından yıkılmıştır.

Nebatiler Lat’ı sair ilahların annesi yani ana tanrıça olarak kabul ediyor, [28] Petra şehrinin koruyucu tanrıçası olduğuna inanıyorlardı. Her ne kadar Petralıların onun dışında farklı tanrıları bulunsa da Lât’ı hepsinin anası olarak gördükleri için onlardan üstün tutuyorlardı.[29] Nitekim Petra kazılarında ele geçen bazı Nebati paralarının bir yüzünde Tiryanus’un, diğer yüzünde ise Lât’ın resminin bulunuyor olması da bunu desteklemektedir.[30][31]

Lat, Menat, Uzza
Lat, Menat ve Uzza.

Ürdün’ün en yüksek ikinci noktası olarak kabul edilen Cebelu Remm’in eteklerinde tespit edilen bu tapınak 1931 yılında M. R. Savignac & G. Horsfield tarafından keşfedilmiştir. Nebatilere ait olan bu tapınak, tarihi Medyen sınırları içerisinde, Akabe’nin 50 km doğusunda yer almaktadır. Bu tapınağın içerisinde, kuzey duvarlarında yer alan kitabe beş satırdan oluşmakta olup üç satırı Arapça iki satırı ise Semud lehçesi ile yazılmıştı. Bugüne ulaşan en eski Arap kitabelerinden biri olup miladi 300 ile 350 yılları arasına tarihlendirilmiştir.70 Yazıtın bulunduğu Lât tapınağının ise bu tarihten daha eski olduğu ortaya çıkmıştır. Buradaki kitabenin ilk satırında “Bu, tanrı Allat’ın [beyti] evidir. Tanrı Allat Busralıların tanrısıdır” [32] ifadeleri yer almaktaydı.

Bu tarihi kentte yapılan kazılar esnasında Lât’a ait olan bazı steller de bulunmuştur. Bu stellerden birinde Lât ortada, bir tarafında Uzza, diğer tarafında ise Menat ayakta durmaktadır. Her üçü de kadın olup bir aslanın üzerinde tasvir edilmişlerdir.[33]

Güneşi temsil eden Uzzâ ise Hicaz kadar Irak ve Şam bölgelerinde de ibadet edilen bir tanrıçaydı. Medine ve çevresinde kutsal sayılan Menât, Kuzey Arabistan’da yaşamış olan Nabatlılar ve Gassânîler tarafından da kutsal sayılıyordu. Nabatîler üstün bir tanrıya ve ikinci derecede yer alan tanrılara inanıyorlardı. Lât, Menât, Hübel ve Uzzâ onlar tarafından da tapınılan tanrılardı. Petra’da bulunan Dûşere (Dusares) Tapınağı’nın tepe kısmında Kâbe’ye benzer siyah bir taş bulunuyordu.[34]

Uzzâ’nın kitâbelerde yer alan tek temsiline Nabatîler’de rastlanmaktadır. Burada Uzzâ sade ve dikdörtgen bir sütun şeklinde ve biçimlendirilmiş gözlerle tasvir edilmiştir. Bu temsil tarzı, Arabistan yarımadasının batısında kutsal semboller ve mezar taşları için kullanılan yaygın bir tarz olup aynı zamanda Nabatîler’in başşehri Petra’da Kutbâ (Nabatîler’in kâtip ve kâhin tanrısı), İsis ve Atargatis (Suriye kökenli aşk, bereket ve hayat tanrıçası) gibi tanrı ve tanrıçaları temsilen de kullanılmıştır.

Milâdın ilk yüzyıllarında Petra dışında Suriye’nin güneybatı bölgesinde yer alan Havran’da, Vâdiiram’da, Sînâ’da ve Medine ile Tebük arasındaki Dedân’da Uzzâ tapınmasına rastlanmıştır.[35]

Rum Vadisi, Vadi-i Musa
Rum Vadisi ya da Vadi-i Musa.

Rum Vadisi

Rum Vadisi, Ürdün’ün en hassas bölgelerinden birisidir. Kraliyet Doğa Koruma Topluluğu (RSCN) 1998’de Rum Vadisi’ni Koruma Alanı’nın bir parçası ilan etmiştir. Bu bölge, turizmi korumaya ve geliştirmeye çalışan aynı zamanda da doğaya saygılı ve yerel Bedevi topluluğuna yaşanabilir bir çevre sağlamayı amaçlayan Akabe Özel Ekonomik Bölge Yönetimi (the Aqaba Special Economic Zone Authority) (ASEZA) tarafından korunmaktadır.

Yaklaşık 1.8 milyon yıl önce, Rum Vadisi, ilk insanların Afrika ve Asya arasında göç için kullandıkları rota üzerinde bir köprüydü. Sonraki dönemlerden kalan bir çok arkeolojik alan, bölgenin yoğun bir yerleşim alanı olduğunu ve zaman zaman atalarımıza su ve bitki örtüsü sağladığını göstermektedir. İnsan yerleşimi Yontma Taş devri’den (M.Ö. 17.000) Bizans ve İslami döneme kadar (4.-7. yy M.S) uzanmaktadır.

Dünya Mirası Komitesi UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde Ürdün’de bulunan Rum Vadisi’ni benzersiz doğal güzellikleri ve kültürel önemi olan bir alan olarak kayda geçmiştir. Bu kazanımla birlikte Rum Vadisi Petra’nın Nebati şehri, Bizans kalıntıları ve Um Rasas mozaikleri ve Umayyad Çölü’ndeki Quseir Amra’ya katılmıştır.

Rum ismine en yakın bağlantı Kuran’da “Iram” olarak bahsedilen, Aramice “yüksek” ya da “yükseltilmiş” anlamına gelen, coğrafi yerdir. Kuran’da yer alan parça bu yeri “Dünyada daha önce hiç yaratılmamış yüksek tepeler” olarak tarif eder. Rum, Arapçaya uygun bir şekilde bilim insanları tarafından Ram ya da Ramm olarak yazılır. Kuran’da da bahsedilen Ad ve Semud kavimleri M.Ö 2. yüzyıl civarında yarı-göçmen olarak deve ve keçi yetiştirerek burada yasamıştır. O dönemlerde Rum Vadisi çeşitli Arap kabileleri için bir pazar ve hac merkezi olarak kullanılmıştır. İslam öncesi tapınaklara ait bir çok kalıntı ise Jabal Umm Ishrin ve Jabal Rum dağlarının eteklerinde bulunmuştur.

Rum Vadisi ticaretin Suriye’ye ya da Kızıldeniz’de bulunan deniz rotasına kaymasıyla birlikte Roma Dönemi’nde önemini yitirmiştir ve Rum Vadisi’nin yarı-yerlesik insanları, pastoral göçebeliğe geri dönmüştür. İslami dönem sırasında ise bazı karavanlar bölgeden geçmişlerdir. Bu karavanlar, Al-Shallaleh kaynagı altında ya da Arapça yazıtların bulundugu Khaz Ali kanyonu gölgelerinde dinlenmişlerdir. Rum Vadisi, 1970’lerin sonunda modern Ürdün Krallığı göçebeleri yerleşik hayata teşvik edene kadar ve Bedeviler yerleşik hayata geçmenin faydalarını görene kadar göçebelerin yerleşim alanı olarak kalmıştır.[3]

Bab Al Siq
Bab Al Siq.

Bab Al Siq

‘Bab Al Siq’ Arapça, kanyon yolu kapısı anlamına gelir. Burada, kayadan yontularak yapılmış kösegen anıtlar olan, üç adet devasa Djinn (Cin) blogunu görürsünüz. Sonrasında Milattan sonra 1. yüzyılda Nebatiler tarafından inşa edilmiş olan Dikilitaş Lahitine gelirsiniz. Lahitin üstünde “nafesh” denilen dört adet piramit ve burada gömülü olan beş kisinin sembolik bir temsili olan yarım kabartma seklinde yapılmıs heykelin oturtulduğu oyuğu görürsünüz. Hemen altında ziyafet alanı olarak kullanılmış olan Triclinium bulunmaktadır. Karşı yamaç yüzeyinde gömü anıtı oldugunu gösteren, Nebati dili ve Yunanca ikili yazıt bulunmaktadır. “Abdomanchos”tan kalan bir yazıt, bu mezarın kendi ve ailesi için kullanılacagını belirtmektedir. Muhtemelen M.S. 40-70 yılları arasında 2. Malichus hükümdarlığı sırasında inşa edilmiştir.[3]

Petra, Baraj
Baraj.

Baraj

1964 yılında hükümet tarafından Nebatilerin inşa ettiği şekle sadık kalarak restore edilmiştir. Barajın asıl yapım amacı, vadinin ardındaki tepe ve dağlardan mevsimsel yağış esnasında gelebilecek sel tehlikesinden başkenti korumaktı.

Baraj sel sularını, daha sonra “Karanlık Tünel” diye adlandırılan tünele yönlendirerek Petra şehrini korumuştur. Kazılar sırasında bariz bir biçimde başarılı olduğunu kanıtlamış olan bu baraj, Nebatilerin hünerli ve modern altyapı çalışmalarının temsilidir.[3]

Petra, Siq, Kanyon Yolu
Siq (Kanyon Yolu)

Siq (Kanyon Yolu)

Petra şehrine giden tarihi ana giriş olan Siq, barajda başlayan ve Hazine’nin karşısında biten, yaklaşık olarak 1200 metre uzunluğunda ve genişliği 3 ile 12 metre arasında değişen bir kayalık geçittir. Yüksekliği yaklaşık 80 metre olan kayalığın büyük bir kısmı doğaldır ve geri kalanı Nebatiler tarafından oyularak şekillendirilmiştir. Kanyon yolu, çoğu tanrıları temsil eden Nebati heykelleri ile süslenmiştir. Nebatilerin, suyun kutsal olduğu inancı nedeniyle tanrı heykellerini, su kanallarına çok yakın yapmış olduğu düşünülmektedir.[3]

Petra, Hazine, Al Khazna
Hazine (Al Khazna).

Hazine (Al Khazna)

Kanyon yolu Petra’nın en muhteşem ön cephesi olan Hazine’ye, diğer bir adıyla Al Khazna’ya açılmaktadır. Neredeyse 40 metre yükseklikte ve Korint sütun başlıkları, kabartmalar, figürler ve çok daha fazlası ile özenle süslenmiştir. Hazine’nin tepesinde, yerel bir efsaneye göre içinde bir firavunun hazinesinin olduğu düşünülen gömü küpü bulunmaktadır. Her ne kadar asıl işlevi bilinmese de, Hazine, milattan önce 1. yüzyılda inşa edilmiştir. 25.30 metre genişliğinde ve 39.1 metre yüksekliğinde iki kattan oluşmakta ve iç salonun her iki tarafında bir oda olacak şekilde üç salonu vardır. Detaylı bir biçimde oyulmuş ön cephesi Nebati mühendisliğinin dehasını temsil etmektedir.[3]

Petra, Alnaç Sokagı, The Street of Facades
Alnaç Sokagı (The Street of Facades).

Alnaç Sokagı (The Street of Facades)

Hazine binasının ardında, kanyon yolunun hemen yanında bulunan güney yamaca kazınmış, oyularak süslenmiş ön cephelerden oluşan anıtsal Nebati mezarlar sırasına verilen isimdir. Hazineyi geçtiğinizde, kanyon yolu gittikçe genişleyerek ilerleyecek ve açık bir alana çıkacaktır. Her iki tarafta da, değirmen tasları ve diğer dekorasyon nesneleri ile süslenmiş çok sayıda Nebati defin geçitleri bululmaktadır ve ön cephelerin bazıları doğal etmenler nedeniyle yok olmuştur. Bu ön cephelerin, Prensler şehrindeki üst yetkililerin bazılarını temsil ettiğine inanılmaktadır.[3]

Petra, Yüksek Sunak, High Place of Sacrifice
Yüksek Sunak.

Yüksek Sunak (High Place of Sacrifice)

Tiyatrodan başlayıp yarım saat süren dik tırmanışın sonunda Attuf tepesinin zirvesinde bulunan Yüksek Sunak’a varmak bütün emeğinize değecektir. Nebatilerin toplu yollarının bir kısmını oluşturan patika ve merdivenler, düz zirveye ulasana kadar size göz alıcı dağ manzaraları gösterecektir.

Zirveye ulasan birinin ilk göreceği anıt 7 metrelik iki adet dikilitaştır. Dağın yüzeyinin sadece bu iki çıkıntı kalacak şekilde oyulmuş olması, inşası için gereken çabayı göstermektedir. Bu dikilitaşlar birbirlerinden 30 metre mesafede doğu/batı hizasında durmaktadırlar ve muhtemelen en önemli iki Nebati tanrısını simgelemektedirler, Düsara ve esi El Uzza. Küçük vadinin hemen karsısında, eski dünyanın kutsal yerleri arasında en iyi korunmuş olan Yüksek Sunak bulunmaktadır ve bu noktadan şehir merkezini de görebilirsiniz.[3]

Petra, Tiyatro
Tiyatro.

Tiyatro

Yüksek sunağın bulunduğu dağın eteklerinde, yamaca oyularak yapılmış olan tiyatro, geçitlerle ayrılan üç sıra oturulacak yerden oluşmaktadır. 4000 izleyiciyi barındırabileceğinden, konferans salonuna yedi merdiven yükselmektedir.[3]

Petra, Urne Mezar, Avlu
Urne Mezar.

Urne Mezar (Avlu)

İsmini bina alınlığının üzerinde bulunan küpten almaktadır. Tahminen milattan sonra 70 yılında inşa edilmiştir. Mezarın hemen ardında, iki tarafını kolonların çevrelediği derin bir avlu bulunmaktadır. Ön yüzün en üstünde, daha ufak mezar odalarına açılan üç hücre bulunmaktadır fakat bina milattan sonra 446 yılında Bizans kilisesine çevrilmiştir.[3]

Petra, İpek Mezar
İpek Mezar.

İpek Mezar

Urne Mezarın kuzeyinde bulunan İpek Mezar milattan sonra birinci yüzyılın ilk yarısına uzanmaktadır. Mezarın avlusu 10.8 metre genişliğinde, 19 metre yüksekliğindedir ve ortasında kapısı kalacak şekilde dört adet sütun çevrelemektedir. İsmi, kum tasının zengin renklerinden gelmektedir. Petra’daki en etkileyici renkteki mezarlardan biridir.[3]

Petra, Korint Mezarlıgı
Korint Mezarlığı.

Korint Mezarlığı

Korint mezarlığı, M.S. 40 ile 70 yılları arasında inşa edilmiştir ve İpek Mezar’dan hemen sonra bulunmaktadır. Ön yüzü 27.55 metre genişliğinde ve 26 metre yüksekliğindedir. Ön tarafında ve kenarlarında, ölü yıkama törenlerinde ve mezarlığın içerisinde kullanılan 4 adet su haznesi bulunmaktadır.[3]

Petra, Saray Mezarı
Saray Mezarı.

Saray Mezarı

Korint Mezarının kuzeyinde bulunan Saray mezarının eni 49 metredir ve 46 metrelik yüksekliği vardır. Alt kısmı 12 süslemeli sütundan ve dört geçitten oluşur. Esiğin üzerini 18 kolon süslemektedir.[3]

Petra, Sextius Florentinus Mezarı
Sextius Florentinus Mezarı.

Sextius Florentinus Mezarı

Sarayın kuzey doğusunda bulunan bu mezarlık Latince yazılarla çevrelenmiştir. Taş mezar, milattan sonra 129 yılı civarında Arap devleti valisi olan Sextus Florentinos’a aittir. İçyüzü iki katlı olan yapının genişliği 37.10 metredir ve 9.16 metre yüksekliğindedir.[3]

Petra, The Nymphaeum
The Nymphaeum.

The Nymphaeum

Sütunlu sokağın başladığı yerde hemen sağda bulunan bu yarım daire seklindeki abide su çeşmesinin ön yüzünü 6 Nebati sütunu süslemektedir ve bu çeşme, Musa vadisi ve Al-Mataha Vadisi’nin kesiştiği noktada bulunur.[3]

Petra, Sütunlu Sokak
Sütunlu Sokak.

Sütunlu Sokak

Bu sokak, ilk inşaasında orijinal Nebati tarzını taşıyor olsa da, Roma istilası sürecinde tekrar gözden geçirilmiş olduğu aşikardır. M.Ö. 106 yılında bu sokak 6 metre genişliği ile tekrar inşa edilmiştir. Kazılardan çıkan fosiller, hemen yanında 1-2 katlı bir bina olan ve kendisinden daha eski bir yolun üzerine inşa edilmiş olduğunu göstermektedir. Bu yolun sonunda, Qasr Al-Bint Tapınağına giden üçlü kapı bulunmaktadır.[3]

Petra, Büyük Tapınak
Büyük Tapınak.

Büyük Tapınak

Büyük tapınak kompleksi, Petra merkezinin en büyük arkeolojik ve mimari bileşenlerinden birini temsil eder. 1993’ten beri, Brown Üniversitesi’nden arkeologlar bu tapınak bölgesinde kazı yapmaktadırlar. Bu araştırmalar, Ürdün Tarihi Eserler Müdürlüğü’nün desteği ile sürdürülmektedir. Kırmızı-beyaz dışıyla, bu yüce tapınak inşa edildiğinde, gül kırmızı renkteki çevresinde oldukça göze batmış olmalı.

Tapınağın özenle islenmiş çiçek desenli duvar süsleri ve akanthoslarla bezenmiş kireç sütun baslıkları gösteriyor ki bu tapınak, yerel geleneklerini klasik çağ ruhu ile bütünleştiren Nebatiler tarafından milattan önce birinci yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş.[3]

Petra, Kilise, Church
Kilise.

Kilise

Petra’nın ana kilisesi aslında Petra’daki ikinci kilisedir. Lahit mezarın 446 yılında kiliseye çevrilmesi, 28 metrelik koridorları ve 17 metrelik görüş mesafesinin yanı sıra bahçesi, kuzey ve doğu tarafında odaları, hatta kulesi olan bir kilise binasının ortaya çıkmasına imkan tanımıştır. Kilisenin zemini, kuzey ve güney salonlarında mozaikleri ile ünlüdür. Sadece bununla kalmaz, doğu koridoru mermer kaplı iken, batı duvarına doğru her üç girişte de yer ve deniz tanrıları, dört mevsim tasvirleri, hayvan şekilleri ve geometrik mozaikler islenmiştir. Duvarların bazı kısımları 3 metreye kadar korunmuştur. Tahminen milattan sonra besinci yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş fakat, yangın veya deprem nedeniyle altıncı yüzyılda yok olmuşlardır. Sütun basları, kapı pervazları ve kabartmalar gibi inşaat malzemelerinin büyük çoğunluğu Petra’daki daha eski anıtlardan alınıp tekrar kullanılmıştır. Petra kilisesi aynı zamanda, bölgede bulunabilecek en etraflı mermer süslemeli kilise örneğini taşımaktadır ve mermer islemeleri restore edilmiş biçimde gösterimdedir.[3]

Petra, Qasr Al-Bint Tapınağı
Qasr Al-Bint Tapınağı.

Qasr Al-Bint Tapınağı

Qasr al-Bint’teki kazı ve restorasyon çalışmaları, 1950’lerin sonuna doğru, Kudüs’teki İngiliz Arkeoloji Okulu tarafından başlatılmış ve hala Ürdün Tarihi Eserler Müdürlüğü tarafından sürdürülmektedir. Qasr Al-Bint iç ve dış alçı kaplamalarıyla, yontma olukları ve kabartma panolarıyla ünlüdür. Mermer bir kürsü tası iç duvara 70 cm yüksekliğinde perçinlenmiştir. Milattan önce 1. Yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş ve milattan sonra ikinci yüzyılda Romalılar tarafından tekrar kullanılmaya başlanmıştır. Milattan sonra 363 depremine maruz kalmadan, M.Ö. 3. yüzyılın sonunda anıt yağmalanmış ve yakılarak kasıtlı bir biçimde yok edilmiş. Anıt merdivenleri üzerinde orta çağ zamanından bir istila anlatılmıştır.[3]

Petra, Manastır
Manastır.

Manastır

47 metre genisliginde ve 48.3 metre yüksekligindedir. Hazine modeli ile insa edilmistir fakat buradaki yarı kabartmalar, ev heykelleri ile degistirilmis. Ön cepheden sütunlu bir giris uzanır ve iç kısmı ise iki tarafı kaplayan sıralar ve en arka duvarda ise bir sunaktan olusur. Dini derneklerin toplantıları için yemek odası olarak kullanılmıstır. Milattan sonra ikinci yüzyılda, Kral 2. Rabbel döneminde bu alan hristiyan sapeli olarak tekrar kullanıma açılmıs ve bu nedenle de arka duvara haçlar kazınmıstır. Manastır denmesinin nedeni budur (Arapça: Dayr).[3]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler

Kaynaklar

[1] Türkan Balaban, “Ürdün ve Petra Antik Kenti”, Raillife Dergisi, sayı: 79, Nisan 2015, s.21.
[2] Muhammet Fatih Duman, “Kureyş Kabilesi”, Şırnak Üniversitesi Yayınları, Mardin 2017, ISBN: 978-605-88496-8-6, s.96-97.
[3] “Your Guide to Aqaba and its Surrounding Turkish”, Aqabe Turist Bilgi Merkezi, South Al Hammamat Al Tunisyya, s.49.
[4] “İlk Dönem İslam Tarihi”, Atatürk Üniversitesi, s.19-20.
[5] Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, “Nabatiler” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 2006, c.32, s.257-258.
[6] Doç. Dr. Sabri Hizmetli, “İslam Tarihi (Baş langıçtan İlk Dört Halife Devri Sonuna Kadar)”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1991, s.57.
[7] Hitti, I, 28, 75, 105-108, 112-113; Cevâd Ali, III, 5-57, 71-72; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 323-326; Apak, s. 40-46; Avcı, s. 23-24; Graf, “Nabat: The Nabat al-Sham”, EI, VII, 834-835; Ağırakça, “Nabatîler”, DİA, XXXII, 257; Yıldız, “Arabistan: Tarih”, III, 254.
[8] Prof. Dr. Levent Öztürk, “Hz. Peygamber Döneminde Kuzey Arabistan”, 2015-2014 Ders Yılı Siyer Mektebi Müfredatı, Aralık 2014, s.151-152.
[9] Nebi Bozkurt, “Oymacılık” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 2007, c.34, s.14-15.
[10] “Ancient Near Eastern Texts”, s. 298-300.
[11] Prof. Dr. Ahmed Ağırakça, “İslamdan Önce Araplar” (makale).
[12] Mehmet Uhri, “Dünyanın Başlangıcına Yolculuk: Petra Vadisi”, Bilgi ve Düşünce Dergisi, Mart 2013, s.101.
[13] Kudret Büyükcoşkun, “Arabistan” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 1997, c.3, s.252-258.
[14] Komisyon, “Siyer” (ders kitabı), M.E.B., 2018, s.22.
[15] Cevad Ali, “el-Mufassal”, II, 68-72, 600-627.
[16] Corci Zeydan, “el-Arab Kable’l-İslâm”, s. 81-97;
[17] Philip Khuri Hitti, “İslâm Tarihi”, I, 105-108.
[18] Doç. Dr. Adem Apak, “Vahiy Öncesinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Gönderildiği Sosyo-kültürel ve Dinî Ortam ”, s.76-77.
[19] J. Teixidor, “The Pagan bad, Popular Religion in the Greco-Roman Near East”, New Jersey (1977), ss. 78-82; S. Al-Teheeb, Aramaic and Nabataean_ lnsı::riptions from North-WestSaudi Arabia, Riyad (1993), ss. 71-72.
[20] “Dinler Tarihi Araştırmaları-I”, Dinler Tarihi Derneği, Ankara 1998, ISBN: 975-94505-0-X, s.368.
[21] Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, “Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı”, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.21.
[22] Nebi Bozkurt, “Sarnıç” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 2009, c.36, s.161-162.
[23] Hakkı Dursun Yıldız, “Arap” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.3., 2.321-324.
[24] Talha Uğurluel- Muammer Kayatekin, “Tarih Tıbbı Konuşturdu 2”, Timaş Yayınları, 1. baskı, İstanbul 2015.
[25] https://kvsrzhr.wordpress.com/2011/07/16/petra-antik-kenti_semud-kavmi/
[26] İbn-i Kesir, “el-Bidaye ve’n Nihaye”, 1.Cilt 4. Bölüm.
[27] Mevdudi, “Tefhimul Kuran”, İnsan Yayınları, c.4, s.55.
[28] Muhammed İbrahim Feyyumî, “Tarihu’l-Fikred-Di, Fikr ed-Dini el-Cahilî”, Beyrut 1994, s.415.
[29] Muhammed Beyyumî Mehran, “Dirâsâtun fi tarihi’l-Arab el-Kadim”, Daru’l-Ma’rifeti’l-Camiiyye, İskenderiye ty, s.468.
[30] Lütfi Abdulvahhab, “el-Arab fi Asri’l-Kadime”, Daru’l-Mearif el-Camiiyye, yy, ty, s.446.
[31] Prof. Dr. Mehmet Mahfuz Söylemez, “Cahiliye Dönemi Lat Kültü”, Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl 2, Cilt 2, Sayı 2, Güz 2016, s.35.
[32] Robert Wenning, “The Betyls of Petra” Bulletin of the American Schools of Oriental Research, No. 324, Nabataean Petra (Kasım 2001), s.81.
[33] Prof. Dr. Mehmet Mahfuz Söylemez, a.g.e., s.38-39.
[34] Prof. Dr. Levent Öztürk, a.g.e., s.163-164.
[35] Mehmet Yılmaz, “Vadi-i Hamuşan”, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 1. baskı, İstanbul 2019, ISBN: 978-975-2485-32-7, c.4, s.1488-1489.
[36] Buhârî, “Selem”, 7; “Megāzî”, 80; Müslim, “Tevbe”, 53.
[37] İbnü’l-Esîr, “en-Nihâye”, IV, 207-208; V, 8.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 51962570 ziyaretçi (131782178 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler