Zülfikar Sembolü
 
zülfikar, zulfiqar, dhulfiqar

Zülfikar Sembolü

Hazırlayan: Akhenaton

Kategori: Gizli Semboller

Sözlükte “sahip” anlamındaki ‘zû’ (ذو) ile “omurga, boğum” mânasına gelen ‘fekar’ (فقار) kelimelerinden oluşan ‘Zülfekâr’ (ذو الفقار), Hz. Muhammed (sav) [1] tarafından Hz. Ali’ye hediye edilen ve onunla birlikte efsaneleşen iki tarafı keskin, ortası yivli kılıcın adıdır.[2] Kelime, Türkçe’ye ‘Zülfikar’ şeklinde geçmiştir.[1]

Resûlullah’ın hayatı boyunca on adet kılıca sahip olduğu nakledilmektedir. İslam tarihinin en eski kaynaklarından İbn Sa’d, “Süyûfu Resûlillah” (Resûlullah’ın Kılıçları) başlığı altında bunların altı tanesini sıralamaktadır: Bedir’de ganimet alınan “Zülfikar”, Beni Kaynuka Yahudilerinden ele geçirilen “Kal’î”, “Bettâr” ve “Hatf” adlı üç adet kılıç, Füls seriyesinde ele geçirilen “Mihzem” ve “Resûb” adlı kılıçlar.[2]

Bunların dışında, başka kaynaklarda Resûlullah’a nispet edilen kılıçlarla birlikte bu sayı, 10’u bulmaktadır: Babasından kendilerine miras kalan ve Medine’yehicret ederken yanlarında taşıdıkları “Me’sûr” adlı kılıç, Bedir harbine çıkarken Sa’d b. Ubade’nin kendilerine hediye ettiği “Adub” adlı kılıç, önde gelen Arap cengâverlerinden Amr b. Ma’dî Kerib ile şöhret bulan “Samsâme” adlı kılıç ve “Kadîb” adlı 10. kılıç.[3]

Bu on adet kılıcın her biri kuşkusuz döneminin en seçkin kılıçlarıdırlar. Ancak onların hiçbirisi Zülfikar kadar şöhret bulmamıştır. Onun için Zülfikar’ın Hz. Ali’nin şahsında şöhret bulduğunu ve efsaneleştiğini söylemek yanlış olmaz. Nitekim hâkimiyet, güç ve iktidar sembolü olarak görülen kılıcın Resûlullah tarafından Hz. Ali’ye hediye edilmesi Şiiler tarafından farklı anlamlarda yorumlanarak Ali’nin zahirî ve bâtıni manada Peygamber’in tek ve hakiki varisi olduğuna delil olarak görülmüştür.[2]

Ali gibi yiğit yoktur
Lâ fetâ illâ ʿAlî velâ seyfe illâ Zû’l-fekâr. (Anlamı: Ali’nin üstüne yiğit, Zülfikar’ın üstüne kılıç yoktur)

Rivayete göre Hz. Muhammed, Bedir Gazvesi’nde savaş sonrasında elde edilen ganimetleri taksim ederken boğumlu bu kılıcı kendine ayırmıştır. Kılıcı Hz. Muhammed, Uhud Gazvesi’nde Hz. Ali’ye hediye etmiş ve bu sırada “lâ fetâ illâ ʿAlî lâ seyfe illâ Zû’l-fekâr” tabirini kullanmıştır.

Bu tabirin Cebrail (a.s.) tarafından kullanıldığı rivayeti de vardır. Bu tabir, daha sonra şairler tarafından bazen tamamen bazen de kısmen iktibas edilmiştir. Öyle ki bu tabir bazı mütekerrir musammatlarda her bendin sonunda tekrarlanmıştır.[4]

Ona yüklenen bu öneme binaen Zülfikar’ın, Allah’ın emriyle Cebrail tarafından semadan indirildiği iddia edilmiştir. Hz. Musa’nın tabutu mesabesinde önem arz eden Zülfikar ve diğer kutsal emanetler, 12 imam arasında elden ele tevarüs etmiştir.[2]

Şiî geleneğine göre Zülfikar, Hz. Musa’nın asası, on emirin taşındığı kutsal sandıktır. Hz. Âdem, Zülfikar’ı kendi tabutuyla birlikte Cennet’ten çıkarmıştır.[4]

Peygamber Efendimiz, farklı nedenlerle kılıcı başta Hz. Ali olmak üzere sahabesine emanet etmekle birlikte ömrünün son yıllarına kadar onu yanından ayırmamıştır. Büyük olasılıkla onun vefatından sonra Düldül ve diğer özel eşyaları gibi Zülfikar da Hz. Ali’ye kalmıştır. Ondan sonra ise Hasan, Hüseyin ve torunları bu kılıcı tevarüs etmişlerdir. Ehl-i Beyt efradında en son Hz. Hasan’ın torunu Muhammed en-Nefsüzzekiyye’de görülen kılıç, bilahare Abbasi halifelerinin eline geçmiştir.

Zülfikar, uzun yıllar Abbasi halifeleri tarafından meşruiyetlerinin sembolü olarak kullanılmış, merasimlerde ve savaş alanlarında muhataplarını etkilemek amacıyla öne çıkarılmıştır. 932 yılında el-Muktedir Billah’ın öldürülmesiyle sonuçlanan kaos ortamında Abbasilerin elinden kaçırılan Zülfikar, Hz. Fatıma’nın soyundan geldikleri kabul edilen Fatımî ailesine teslim edilmiştir. Fatımî halifelerinin yanında bir süre kalan Zülfikar, yine kaosun hâkim olduğu bir ortamda çok sayıdaki kıymetli silahla birlikte yağmaya maruz kalmıştır. En son Dımaşk atabeglerinden Tacülmüluk’ta olduğu söylenen kılıçtan bir daha haber alınamamıştır.

Osmanlılar döneminde 16. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar toplanan ve günümüzde Topkapı Sarayı’nda sergilenen kutsal emanetler arasında Hz. Peygamber’e izafe edilen iki adet kılıç bulunmaktadır. Eğer üzerlerinde bir değişiklik yapılmamışsa bu iki kılıcın mevcut özellikleriyle Zülfikar olmadıkları açıktır. Doğrusu menkıbelerde ve halk edebiyatında dile getirilen eğri ve çift ağızlı, başka bir ifadeyle çatallı Zülfikar’ın temel İslam tarihi kaynaklarında tasvir edilen kılıçla da ilgisi yoktur. Kutsal emanetler arasında çift ağızlı bir kılıç bulunmaktadır. Ancak bu kılıç, Hz. Osman’a ait olup, eğri değil düzdür ve son derece zarif bir yapıya sahiptir.[2]

Türk edebiyatında ve özellikle Alevi-Bektaşi şiirlerinde daima Hz. Ali’ye izafe edilerek anılan Zülfikar, Düldül’le birlikte ona Allah tarafından bahşedilen efsanevi bir kılıç olarak yer alır. Bu kılıç,düşmanın konumuna göre bazen kırk, bazen de 150 arşın uzunluktadır. On kişi tarafından taşınamayacak kadar ağır olan kılıç, bir fili binicisiyle birlikte ikiye bölecek ve üstelik saplandığı yeri altmış arşın derinlikte yaracak kapasitededir. Taşı kesecek derecede keskindir ve çıkardığı ateşle kara büyüleri yakıp yok eder.[5]

zülfikar
İslam minyatür sanatından. Hz. Ali, elinde tuttuğu zülfikarla ejderhayı öldürüyor.

İslâm ülkelerinin edebiyat ve kültürlerinde Zülfikar’a geniş yer verilmiş, Osmanlı sanatında çeşitli malzemeler üzerine Zülfikar resmedilmiştir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde kayıtlı Siyer-i Nebî ve Falnâme gibi minyatürlü yazmalarda Hz. Ali’nin Zülfikar’la düşmanlarını, ejderi ve aslanı öldürüşü tasvir edilmektedir. Barbaros Hayreddin Paşa’nın İstanbul Deniz Müzesi’nde muhafaza edilen sancağında iri bir Zülfikar motifi bulunmaktadır.

Zülfikar bazı mezar taşlarına da konu olmuştur. Osmanlı devrinde sevilerek giyilen tılsımlı gömleklerin bir kısmında, Bektaşîlik’te ve çeşitli tarikatlarda, Hz. Ali’ye ait hat ve levhalarda Zülfikar motifi yaygın biçimde kullanılmıştır. Özellikle halk sanatında Zülfikar motifi çokça işlenmiş olup yakın dönemde de -formları bozulmakla birlikte- takı şeklinde ele alınıp kullanıldığı görülmektedir. David Geoffrey Alexander, New York Üniversitesi’nde Zülfikar’la ilgili bir doktora tezi hazırlamıştır.[6][7]

zülfikar, Ali
İslam sanatında dizlerinin üstüne Zülfikar ile diz çökmüş Hz. Ali tasviri.

Edebiyatta Zülfikar

Hz. Ali’nin övüldüğü birçok Alevî-Bektâşî şiirinde Zülfikar ön plandadır. Hadis olarak rivayet edilen ve Hz. Ali’nin kahramanlığını anlatan; “Lâ fetâ illa Ali lâ seyfe illâ Zülfikar” (لا فتى الا على لا سيف الا ذوالفقار) metni, tekkelerde zevkle okunan Zülfikarnâme’lere redif, Yeniçeri Ocağı’nın sancağına “sembol” olmuştur. Özellikle Alevî- Bektâşi edebiyatında bol örnekleri bulunan Zülfikarnâme’ler, Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikar’ı övmek için yazılan şiirlere verilen addır.

Şah İsmail Hatâî’nin düvaznâmesi’nde de Hz. Muhammed’in, Hz. Ali için söylediği bu hadisin ilk kısmı olan “Lâ fetâ illa Ali” ibaresi her beytin sonunda tekrarlanarak şiire nakarat olmuştur: [1]

Elif anı bilmişem men lâ fetâ illâ Ali
Ye yalan söylememişem lâ fetâ illâ Ali

Be bekâ mülkinde hâkim Mustafâ Murtazâ
Lam elif lâ dimemişem lâ fetâ illâ Ali

Te temennâ ile her dem sırrın izhâr eyleyüp
He helâk levhinde gördüm lâ fetâ illâ Ali

Se siyâbum od u su toprak u yildendür benim
Vav vücûdum şehridür hem lâ fetâ illâ Ali

Cim celâliyle cemâlün isteyüp kıldum talep
Nun niyâdât buldı canum lâ fetâ illâ Ali

Ha hayâl eyler zebanum âlini yâd itmege
Mim Muhammed Mustafâ’dur lâ fetâ illâ Ali

Hı haber virdi Hasan Hulk-ı Irzâ etbâına
Lam letâfet mülki içre lâ fetâ illâ Ali

Dal dilümde Şah Hüseyn-i Kerbelâ’nun medhi var
Kef kerem-kânı Ali’den lâ fetâ illâ Ali

Zel zelil it nefsini Zeyne’l-abâ’nun ışkına
Kaf karîbdür Hak yolında lâ fetâ illâ Ali

Ra riyâ kıldı Havâricler Muhammed Bâkır’a
Fe Fırat akup didi kim lâ fetâ illâ Ali

Ze ziyâde kıldı beni Ca’fer’ün muhabbeti
Gayın gayrı dimezem men lâ fetâ illâ Ali

Sin ser-hoş eyledi ol Mûsâ-i Kâzım meni
Ayn aynumda ayândur lâ fetâ illâ Ali

Şın Şâh-ı Horasan ol Ali Mûsâ Rızâ
Zı zuhûr oldı cihânda lâ fetâ illâ Ali

Sad safâ ehli cihanda ol Muhammed Tâkî’dür
Tı tarîkin gösterir hem lâ fetâ illâ Ali

Dad zamîrüm mülkine server Nâkî’dür bilmişem
Askerî’nün zikridür hem lâ fetâ illâ Ali

Ol Muhammed Mehdî sahib-zaman-ı sırr-ı Resûl
Tesbîh-i zikri dilimde lâ fetâ illâ Ali

Ey Hatâyî ger hayatı câvidân bulasun yola
Gönlümde mihmân olupdur lâ fetâ illâ Ali

Cenknâmelerde Hz. Ali’nin kahramanlıkları, bineği Düldül ve kılıcı Zülfikar ile birlikte tasvir edilir: [8]

“İmam, Zülfikar’ı yalın idüp yiğirmi dört kerre yüz bin kâfire nice girdiyise, heman aç kurt bir sürü koyuna nice girdi ise, öyle girüp kâfirlerin başını hazan yaprağı gibi dökerdi… Allah tarafından emirle fethe giden Hz. Ali, yine Allah’ın takdiriyle Zülfikar’ı kesmeyince savaşa son verir; Bu kerre İmam-ı ‘Ali, Zülfikar’ı çaldı, kesmedi. Heman silüp kınına kodı. Zira Hakk Te’âlâ’dan nida gelmişdir. Ana binaen aman virmeyüp kırardı. Bu kere kılıç kesmedi. Bildi kim, Allah’ın emri yerine geldi. Kâfirler gelüp İmam-ı ‘Ali’nin elin öpdi. Ayağına düşdiler. İman getürüp Müsliman oldılar. Allah’ı bir bülüp, Muhammed’i hak peygamber bildiler. İmam-ı ‘Ali vay ki kakıdı, yıldırım gibi şakıdı… Zülfikar’ı çevirdi ve bir tekbir ve peygambere salâvat getürüp bir na’re urdı kim, cihan ol na’renin heybetinden ditredi ve Zülfikar’ı, şöyle çaldı ki Zümür atıyla dört pare oldı. Hz. Ali, Ejderha Cengi’nde olduğu gibi Allah’ın emriyle vahiylerle cenge gider; Ben ana dünyada iki nesne virdim ki hiçbir peygambere virmedim. Biri bu ki ‘Ali Arslanım’dır. Ana virdim, biri dahi budır ki Zülfikar’ı kılıç virdim ana ki hiç kimsede yokdur. İmdi ol Zülfikar’ı Arslanım ‘Ali eline virsün, varup Arslanım ‘Ali ol vilayetini ejderhadan halas eylesün” [9]

Gelibolulu ‘Âlî Divanı’nda yer alan ilk murabba Zülfikar redifli yedi bentlik âşıkâne bir şiirdir. Şaire göre Zülfikar’ın benzeri dünyada yoktur, onun şanına dünyada hiçbir padişah sahip değildir, ondaki unvan hiçbir ay yüzlüde yoktur. Şair, Zülfikar’ın zülfüne bağlı, ferman taşıyan bir kuldur. Sevgisi güneşten fazladır ve kendisi zerre gibi çok değersizdir. Zülfikar, Hz. Ali karakterli bir server iken şair onu kölesi olan Kamber’dir. Şair, Zülfikar’a divane olduğundan beri sevinç sahibi bir düşkündür. Zülfikar’ın zülfünün bağıyla bela ve gamdan azadedir. Gönül kapan sevgililerden uzaklaşıp tok gözlü kimselerin arasına dâhil olmuştur. Şair, Zülfikar’ın elinde gül renkli şarabın olduğu demleri arzulamaktadır. O zamanlar mest olan şairin, sevgilinin lal renkli dudağının hatırına bağrı kanlıdır. Ney gibi inlemek onun için bir kanundur. Şair, Zülfikar’dan salınarak uzun boyuyla gül bahçesine çıkmasını, dünyayı sümbül gibi kokulu kılmasını ister. Bahçede her bülbül bin âh vâh ile Zülfikar’a servi boylum, lale yanaklım, gül bahçem diyecektir. Gökteki ay Zülfikar’ın kaşlarını gördüğünde göğüs germemelidir, ay onun dolunay gibi olan yüzünde noksanlık kaydı düşmemelidir.

Divan edebiyatında sevgili saçı, kaşı, kirpiği, gözü, gamzesi, yüzü, yanağı, beni, ayva tüyleri, ağzı ve dudağı gibi çoğu yüz bölgesinde yer alan güzellik unsurları ile ele alınmıştır. Bu güzellik unsurları renk, şekil, vasıf, koku ve âşık(lar) üzerindeki etkisi bakımından farklı unsurlarla teşbih ve mecaza dayalı ilişki içinde kullanılmıştır. Şairler, Zülfikar’ı başta şekli ve etkisi bakımından olmak üzere çeşitli yönlerden sevgilinin gamzesi, kaşı, kirpiği, gözü, saçı ve dudağıyla ilişki içinde ele almışlardır. Bazen de ona bir sevgiliye hitap eder gibi seslenmişlerdir. Gelibolulu ‘Âlî’nin ona “dil-berüm, sîmînberüm, dil-sitânum, serv-kaddüm, lâle-haddüm, gülsitânum, nâzenînüm…” diyerek seslendiği yukarıda söylenmişti. Cemâleddîn Mahmûd Hulvî de şu beyitte sevgilisine “cânım Zülfikar” diyerek hitap etmiş, ondan lütfunu umduğunu söylemiştir.

Divan edebiyatında gamze; sevgilinin teveccühü, süzgün bakışı, yan bakışı ve nazlı bakışı konu olduğunda zikredilen güzellik unsurudur. Bu güzellik unsurunun Zülfikar ile münasebeti iki noktaya dayanmaktadır: Bunlardan ilki, sevgilinin gamzesinin gelenekte kılıç olarak tasavvuru (kılıçla şekil bakımından benzerliği) ve sevgilinin gönül mülkünü onunla fethetmesi, âşıklarını onunla yaralaması, âşıklarının kanını onunla dökmesi hatta onunla âşıklarını öldürmesidir. Bu vasıflara Zülfikar da sahiptir. Zülfikar’ın düşman üzerindeki etkisi ile gamzenin âşıklar üzerindeki etkisi bu ilişkinin ikinci yönünü oluşturmaktadır. Şairler gamze ve Zülfikar arasında münasebet kurdukları beyitlerde Zülfikar’ın tedailerinden hareketle Hz. Ali etrafında çeşitli göndermelerde bulunmuşlardır.[4]

zülfikar
istanbul Askeri Müzesi'nde yer alan Zülfikar yorumlamaları.

Zülfikar’ın Şekli

Zülfikar’ın lügat manası fukralıdır. Kılıcın üzerindeki çentikler fukralara benzetildiği için bu isimle anıldığı ileri sürülmektedir. Bugün çatallı veya iki dilli olarak bilinen Zülfikar’ın bu şeklinin bir tasavvur olduğu, gerçekte ise Hz. Ali’ye ait kılıcın çentiklerinden, kesici ve parçalayıcı vasfından dolayı Zülfikar olarak isimlendirildiği muhtemeldir.[10]

Kabzasının ucu gümüşten, bağında bir halkası, ortasında da gümüşten bir süs topuzcuğu bulunan Zülfikar’ın, Merzûk es-Sakıl adlı bir kılıç ustası tarafından yapıldığı rivayet edilir…[1]

Zülfikar, Bedir harbinde ele geçirilen ganimetler arasında bulunmuş bir kılıçtır. Hz. Muhammed, ordu komutanı sıfatıyla kılıcı şahsına ayırmış ve yivli yapısından dolayı ona Zülfikar adını vermiştir. İki tarafı keskin olan kılıç, kavisli ve çift ağızlı değil düz ve tek ağızlıdır. Kabzası ve kılıfının metal kısımları gümüştendir.

Zeynelabidin Ali b. Hüseyin’in kılıcı kendilerine teşhir ettiğini nakleden Şa’bî, gördüklerini şöyle anlatıyor: “Kabzasının ucu gümüştendi. Kayışın bağlandığı halkalar ve zinciri de gümüştendi. Onu kınından çıkardım. O eskimiş yıpranmış bir kılıçtı.” [11]

zülfikar

Zülfikar Sembolü

Zülfikar, günümüzde Alevi kültüründe Alevi kimliğini dışa vurmanın, açıkça ilan etmenin sembollerinden biridir.[12] Eğri ve çift ağızlı, başka bir ifadeyle çatallı olduğu düşünülen Zülfikar’ın iki çatal ucundan biri ilmi, diğeri de imanı temsil eder. Kılıcın kabzası ise adaletin sembolüdür.[2]

Kılıç motifinin Anadolu’da yaygın olarak mezar taşlarına kabartılmasının dinî kodlarından biri, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye hediye ettiği Zülfikar isimli kılıçtır; motifler, bu kılıcın simgesi ve onun taşıdığı mertlik, yiğitlik, cesurluk gibi özelliklerin temsilidir. “Özellikle Alevî inancına sahip kişilerin mezarlarında görülen kılıç motifi, Hz. Ali’ye olan bağlılıkla ilişkilendirilmelidir.[13]

İki başlı tahayyül edilen Zülfikar’ın Alevi inancında bu iki başının anlamları vardır. Biri zahiri, biri batini yorumu temsil eder. Bir ucu ilimi, diğer ucu imanı temsil eder. Büyük olan, kafirlerle savaşı; küçük olan, nefsimizle savaşı temsil eder. Büyük olan, dilimizi; küçük olan ise küçük dilimizi temsil eder. Büyük olan, iyiliği ve inancı; küçük olan, kötülüğü ve inançsızlığı temsil eder. Bir ucu doğruluğu, diğer ucu adaleti temsil eder.[14]

Hâkimiyet, güç ve iktidar sembolü olan kılıcı Resûl-i Ekrem’in Hz. Ali’ye hediye etmesi Şiîler tarafından metafizik ve mânevî bağlamda yorumlanarak Ali’nin zâhirî ve bâtınî mânada Peygamber’in tek ve hakiki vârisi olduğuna inanılmış, Mehdî’nin son savaşında bu kılıcı kullanacağı iddia edilmiştir. İmam Ali er-Rızâ’nın, zülfikarın Allah’ın emriyle Cebrâil tarafından semadan indirildiğini söylediği de rivayet edilir.[15][7]

İslâm dünyasında dinî meşruiyet ve askerî üstünlük için mücadele edenlerin Zülfikar’ı bir simge halinde kullandıkları bilinmekte, kılıcın Türkistan bölgesinde İslâmiyet’in yayılmasında önemli rolü olduğuna inanılmaktadır. Esasen fevkalâde özelliklere sahip kılıç inancı Hunlardan Osmanlılara kadar devam etmiş, Zülfikar’a yüklenen anlamlar da bu inançtan zuhur etmiştir.

Osmanlılarda Zülfikar, genellikle yeniçerilerle bağlantılı biçimde düşünülmüştür. Yeniçerilerin Zülfikar’a gösterdikleri bağlılık Hz. Ali’ye bağlılıklarının bir parçası ve Bektaşîlik’le ilişkilerinin bir uzantısıdır. Nitekim yeniçerilerin savaş sancağı üzerinde bir Zülfikar motifi bulunmaktaydı. Ordu ile bu motif arasındaki bağlantı, Hz. Peygamber’in Ali’ye Zülfikar’ı kuşandırmasına kadar götürülebilir. Osmanlı devlet teşkilâtında Osman Gazi’den itibaren gelenek halini alan “taklîd-i seyf” adlı kılıç kuşanma merasimi de buna bağlanabilir.[7]

Hâkimiyet, güç ve iktidar sembolü olarak görülen bu kılıcın Hz. Ali’ye verilmesi, zahirî ve bâtıni manada onun Hz. Peygamber’in varisi olduğuna delil olarak görülmesine sebep olmuştur. Ona yüklenen bu öneme binaen Zülfikar hakkında tarih boyunca çok şey söylenmiştir. Türk edebiyatında ve özellikle Alevi-Bektaşi şiirlerinde daima Hz. Ali’ye izafe edilerek anılan Zülfikar, Düldül’le birlikte ona Allah tarafından bahşedilen efsanevi bir kılıç olarak yer alır.[2]

Zülfikar sembolü, Osmanlı savaş sancaklarında ve hac bayraklarında o kadar belirgindi ki Açe, Siak, Riau ve hatta Güney Filipinler’deki Sulu’daki bayraklarda da görülmektedir.[16]

zülfikar, bayrak, flag, dhulfiqar
19. yüzyılın başlarından kalma bir Osmanlı Zülfikar bayrağı.

Zülfikar’ın Yapılışı ve İlk Sahipleri

Bilindiği gibi Hz. İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail’i Hicaz’a bırakmış; onların bırakıldığı yerde Zemzem suyunun ortaya çıkması ile birlikte orası yerleşime açılmış ve Mekke denilen şehir kurulmuştur. Mekke’ye ilk olarak Cürhüm kabilesinin yerleştiği söylenir. Uzun süre burada hüküm süren kabile, daha sonraları Huzaalılar tarafından şehirden uzaklaştırıldılar. Cürhümlüler, o sırada yanlarında götüremedikleri mallarını gömdüler. Eşyaların büyük bir kısmını Zemzem kuyusuna atıp üzerini kapattılar. Onun için Zemzem kuyusu uzun süre kayıp kalmıştı. Sonunda Resûlullah’ın dedesi Abdülmuttalib tarafından kuyunun yeri tespit edilip açılmıştır.

Kaynaklarda Zülfikar’ın sahipleri arasında Münebbih b. Haccâc es-Sehmî öne geçmektedir. Nadir de olsa kılıcın Münebbih’in kardeşi Nebih’e ait olduğu ileri sürülmektedir.[17] Bununla birlikte Belazürî, kılıcın Münebbih’in oğlu el-Âsî’ye ait olduğunu ifade etmekte ve doğrusunun da bu olduğunu vurgulamaktadır.[18]

Rivayete göre, bundan bir süre sonra Haccâc es-Sehmî ve çocukları tarafından başka bir gömü bulunmuş ve içinden bir demir parçası çıkarılmıştır. İşte bu demir parçasından iki adet kılıcın üretildiği söylenir. Birincisi Zülfikar, diğeri de Samsâme adıyla şöhret bulan kılıçtır.[19][2]

Zülfikar’ın Mekke’de Haccâcoğulları’ndan Münebbih b. Haccâc yahut Nebîh b. Haccâc’a ait olduğu zikredilmekle birlikte, genelde kabul edilen görüşe göre kılıç, Bedir’de öldürülen Âs b. Münebbih’e aittir. Onu öldüren kişi bilinmediği için umumi ganimetler arasına dahil edilmiştir.[7]

Zülfikar, Bedir harbinde müşriklerin safında yer alan el-Asî b. Münebbih’in elindeydi.[22] Burada el-Asî’nin yanı sıra, aynı zamanda mensubuolduğu Sehmoğulları kabilesinin lideri olan babası Münnebbih b. el-Haccâc ve amcası Nebih b. el-Haccâc öldürüldüler. Nebih ve Münebbih, Mekke’de Resûlullah’a eziyet eden müşriklerin başında geliyordu. Onunla karşılaştıkları zaman, “Allah, senden başka gönderecek kimse bulamadı mı?” diyerek hakaret etmeleri, yaptıkları zulmün en hafifiydi. Her üçünün de Bedir’de Hz. Ali tarafından öldürüldüğü söylenmektedir.[20][2]

Kılıcın Resûlullah’ın eline geçmeden önce kime ait olduğu konusunda rivayetlerde farklı isimler geçmektedir. Haccâc b. Ilat es-Sülemî’nin, kılıcı Zülfikar’ı Resûlullah’a hediye ettiği ve Dıhye el-Kelbî’nin de boz katırı Düldül’ü ona hediye ettiği söylenir.[21] Haccâc b. Ilat es-Sülemî, Hayber savaşına katılmış olup, Aden’den zekâtını ilk gönderen ve rivayete göre kılıcı Zülfikar’ı hediye eden kişidir.[23] Ancak bu rivayet zayıf görülmektedir.[24][2]

Zülfikar, bir sonraki başlıkta ayrıntılı olarak ele alacağımız üzere, Bedir harbinin ardından Resûlullah’ın eline geçtikten sonra ve süreç içerisinde Hz. Ali’nin onu kullanmasıyla şöhreti artınca kılıcın kimin tarafından yapıldığı, başka bir ifadeyle ustasının kim olduğu sorusu gündeme gelmiştir. İşte bu noktada Merzûk es-Saykal adlı bir kölenin öne çıktığı ve kılıcı kendi elleriyle yaptığını gururla anlattığı görülmektedir.[18]

Zülfikar’ın menşei ile ilgili zayıf bir rivayet ise şöyledir: Hz. Ali, Yemen’de demir kaide üzerinde duran taştan yontulmuş bir putu kırmış ve demirini Medine’ye götürmüştür. Ömer es-Saykal adlı demirci bu demiri eriterek her biri yedi arşın boyunda ve bir karış eninde iki kılıç dökmüş, ortasına kanın akması için yivler açmıştır.

Ensar’ın mevlâsı olarak nitelendirilen Merzûk’un Müslüman olduğu kaynaklarda not edilmekte ve sahabe arasında ismi sayılmaktadır. Ancak bir köle olması hasebiyle hayatı hakkında ayrıntıya yer verilmemiştir. Burada Zülfikar’ı kendisinin ürettiği iddiasının nakledilmesiyle yetinilmiş ve ismiyle birlikte sadece mesleğini ifade eden “kılıç ustası” anlamındaki “es-Saykal” lakabı zikredilmiştir.[25]

Yine de bu bilgiden hareketle kılıcın, İslam’ın ilk yıllarında veya hemen öncesinde imal edildiğini söylemek mümkündür. Bununla birlikte, Zülfikar’ın geçmişinin çok eskilere götürüldüğünü ve zayıf bir görüş de olsa onun Belkıs’ın Süleyman Peygamber’e hediye ettiği yedi kılıçtan birisi olduğunun ileri sürüldüğünü ifade edelim.[26][2]

zülfikar, hz ali, tablo
İranlı Ressam Hasan Ruh el Amin'in "La Fata Illa Ali" (Ali gibi yiğit yoktur) adlı tablosu. Tabloda Hz. Ali, elinde Zülfikar'ı tutmakta.

Zülfikar’ın Hz. Ali’ye Verilmesi

Resûlullah, Zülfikar’a sahip olduktan sonra onu yanından ayırmadı. Bedir’den sonra vefatına kadar katıldığı neredeyse bütün savaşlarda onu kullandı.[27] Uhud’a çıkmadan önce sabah namazının akabinde minbere çıkmıştı. Elinde Zülfikar vardı. Bedir’in intikamını almak için büyük bir kin ve öfkeyle üzerlerine gelmekte olan Mekkeli müşriklere karşı nasıl bir strateji izlemeleri gerektiğini ashabıyla istişare ediyordu. Bir rüya gördüğünü anlattı. Zülfikar parçalanmış ve korunmak için sağlam bir zırha bürünmüştü. Bunu ashabının bozguna uğrayacağına yormuş ve korunmak için sağlam bir zırh olan Medine’de kalmayı önermişti. Ancak Bedir’e katılmamış ve çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ashap, şehrin dışında savaşmak için ısrar edince onların kararına uydu.[28]

Hz. Peygamber, Medine’den çıktığı zaman elinde Zülfikar’ın olduğu görülüyordu. Üzerine iki adet zırh da giymişti.[45] Savaş alanına gidip çarpışmalar başladıktan sonra hem gençleri teşvik etmek hem de onları onurlandırmak için Zülfikar’ı ellerine vermek istedi. Sesini yükselterek “kim bu kılıcı kullanmak ister?” buyurdu. Hz. Ali, hemen ayağa fırladı ve “Ben ya Resûlullah!” dedi. Hz. Peygamber, ona “Otur” dedi. O da oturdu.

Hz. Peygmber, ikinci defa “kim bu kılıcı hakkıyla taşıyacak?” dedi. Bu sefer Ebû Dücâne ayağa kalktı. Resûlullah, Zülfikar’ı ona verdi. Ebû Dücâne, önce alnına kırmızı bir bez bağladı. Ardından gururla Zülfikar’ı eline alıp Resûlullah’ın önünden geçti ve kaşlarını çatarak müşriklerin üzerine yürüdü. Daha sonra kılıcı Sehl b. Hüneyf ve Ali aldı.[29] Her biri kılıcın hakkını fazlasıyla verdi. Aralarında en iyi savaşan Ali olmalıdır ki “La seyfa illa Zülfikar vela feta illa Ali” (Zülfikar’dan başka kılıç, Ali’den başka genç yoktur) sloganları yükseldi.[30]

İşin esası bu olmakla birlikte Muhammed el-Bakır’ın şöyle dediği söyleniyor: Bedir savaşında Rıdvan adlı bir melek, “La seyfa illa Zülfikar vela feta illa Ali” diye seslendi.[31] Ayrıca Uhud harbinde herkesin hezimete uğrayıp kaçtığı sırada kahramanca savaşmaya devam eden Hz. Ali’nin davranışı karşısında Cebrail’in bu sözü söylediği naklediliyor.[32]

Uhud harbinden sonra Resûlullah, Zülfikar’ı kızı Fatıma’ya uzatarak üzerindeki kanı yıkamasını istedi ve “vallahi bugün o beni yalancı çıkarmadı” dedi. Ali de aynı şekilde kendi kılıcını uzattı ve aynı şeyi söyledi. Bunun üzerine Resûlullah, “eğer sen savaşın hakkını vermişsen Sehl b. Huneyf ve Ebû Dücâne de seninle birlikte hakkını verdiler.” buyurdu.[2]

Başka bir rivayete göre ise de; Zeyd b. Hârise kumandasındaki Hismâ seriyyesinde ele geçirilen esir ve ganimetlerle ilgili hüküm vermek üzere Hz. Ali’yi görevlendirmiş, Ali de Zeyd’in kendisine itaat edip etmeyeceği konusunda tereddüdünü bildirince Hz. Peygamber, kılıcını (zülfikar) ona kendisi tarafından görevlendirildiğine alâmet olmak üzere vermiştir [33][7]

Zülfikar’ın Hz. Ali’ye verilmesiyle ilgili bir zayıf bir rivayet de şöyledir:

Hayber Kalesi’nin fethi sırasında İslam ordusu çaresiz kalır. Hz. Peygamber her gün bir pehlivana sancağı verir, kale üzerine gönderir. Fakat kaleyi bir türlü fethedemezler. Hz. Peygamber çok üzülür. Bu sırada Cebrail gelir ve Hak Teâlâ’nın selamını getirir. Sancağın Hz. Ali’ye verilmesi ve kale üzerine gönderilmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, İslam sancağını Hz. Ali’ye verir. O, Düldül’e biner, Zülfikar’ı kuşanır ve Hayber Kalesi’nin üzerine yalnız başına yürür. Kırk arşın genişliğindeki hendeği atlar. Nara atınca dünya deprem olmuş gibi sallanır. Önüne çıkan düşman pehlivanlarını Zülfikar ile ikiye böler. Bütün düşmanlar şaşırır. Daha sonra otuz üç bin batman demirden yapılmış kale kapısını tutar, kapıyı koparır ve kırk adım uzağa fırlatır. Kırk kişinin toplanarak attığı bir taşı, Zülfikar ile havada ikiye böler.[34]

Buraya kadar anlattığımız hadiselerde görüldüğü gibi Hz. Peygamber, Zülfikar’ı Hz. Ali’ye geçici olarak vermiştir. Gerek savaş meydanlarında onu cesaretlendirmek gerekse verilen görevin teyidi amacıyla kılıcı ona emanet etmiştir. Bununla birlikte kaynaklarda kılıcın ona hibe edildiği, başka bir ifade ile kalıcı olarak kılıcın Hz. Ali’ye verildiği ifade edilmektedir.[35] Ancak bunun ne zaman gerçekleştiği bilinmemektedir. Mekke’nin fethi sırasında kılıcın hala Hz. Peygamber’de olduğu malumdur.[42] Fethi müteakip Resûlullah’ın vefatına yakın bir dönemde hadise gerçekleşmiş olabileceği gibi,3 vefatlarından sonra diğer özel eşyaları gibi Zülfikar’ın da Hz. Ali’ye kalmış olması muhtemeldir. Nitekim amcası Abbas’ın konuyu halife Ebû Bekir’e taşıdığı ve miras hukuku açısından Zülfikar’ın kendi hakkı olduğunu ileri sürdüğü nakledilmektedir. Rivâyete göre Hz. Ebû Bekir, Abbas’a hak vermiş; ancak Zülfikar’ı Ali’den almanın şık olmayacağını ifade ederek meseleyi kapatmıştır.[36]

zülfikar
Büyük olasılıkla 19. yüzyılda Hindistan'da bir Şii beyi için yapılmış damgalı bir koruyucu muska. Muska, sihirli kareler ve Ayetel Kürsü ile bezenmiş. Dışta Allah'ın güzel isimleri, merkezde ise Zülfikar var.

Zülfikar’ın Akıbeti

Hz. Ali’nin, düşünülenin aksine Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Zülfikar’ı ömrünün sonuna kadar kullandığı anlaşılmaktadır. İşin acı tarafı ise Müslümanlar arasında gerçekleşen savaşlarda bu kılıcın kullanılması suretiyle onun Müslüman kanına bulanmış olmasıdır. Rivayete göre Sıffin savaşında Hz. Ali, Zülfikar’ı bükülünceye kadar kullanmıştır. Abdullah b. Sinan el-Esedî, o gün yaşananları şöyle anlatıyor: “Sıffin savaşında Ali’yi gördüm. Resûlullah’ın kılıcı Zülfikar onunlaydı. Onu zapt etmeye çalışıyorduk. O ise bizden kurtulup onların üzerine saldırıyordu. Sonra dönüp tekrar hamle yapıyordu. Döndüğünde kılıç bükülmüştü.” [37]

Hz. Ali’nin vefatından sonra ise kılıç, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile onların çocuklarına ve torunlarına geçmiştir. [11] Kılıç daha sonra Hz. Hasan’ın torunu Muhammed b. Abdullah en-Nefsüzzekiyye’denin eline geçer. Abbasi Halifesi Ebû Cafer el-Mansur’un ordusuna karşı Medine’de yaptığı savaşta Zülfikar’ı kullanıyordu.[38] Öldürüleceğini anlayınca yanında bulunan bir tüccara dört yüz dinarlık borcuna karşılık onu verdi ve ona “bu kılıcı al. Sen, Ebû Talib ailesinden kiminle karşılaşırsan mutlaka onu senden alır ve sana hakkını verir.” dedi. Cafer b. Süleyman b. Ali el-Abbasi, Medine valiliğine atanıncaya kadar kılıç bu tüccar adamın yanında kaldı. Vali, meseleyi duyunca adamı yanına çağırdı ve ona dört yüz dinarını vererek kılıcı ondan aldı.[43] Ayrıca Muhammed en-Nefsüzzekiyye’nin, öleceğini anlayınca kılıcın üzerine abanıp onu kırdığı rivayet edilmektedir ki Zehebî’nin [39] ifade ettiği gibi bu doğru olmasa gerektir.[2]

Kılıç daha sonra Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh tarafından satın alınmış, ardından Halife Hâdî-İlelhakk’a ve Hârûnürreşîd’e intikal etmiştir. Şair Asmaî, Tûs’ta bulunduğu sırada Hârûnürreşîd’i Zülfikar’ı kuşanmış olarak gördüğünü belirtir. Asmaî, Hârûnürreşîd’in Zülfikar’ı kendisine gösterebileceğini söylediğini, onun izniyle zülfikarı eline alıp kınından sıyırdığını ve on sekiz boğumlu olduğunu kaydeder. Hârûnürreşîd’in daha sonra zülfikarı kumandanlarından Yezîd b. Mezyed’e hediye ettiği rivayet edilir.

Buhtürî’nin divanındaki şiirlerden Zülfikar’ın Abbâsîler’den Mu‘tez-Billâh’ın eline geçtiği anlaşılmaktadır. Hicri 4. (Miladi 10.) yüzyılda Muktedir-Billâh’ın elinde bulunduğu bilinen Zülfikar’ın daha sonra kime intikal ettiğine dair yeterli bilgi yoktur.

Bazı tarihçiler, kılıcın kısa bir süre Fâtımîler’e geçtikten sonra tekrar Abbâsîler’e intikal ettiğini ileri sürerler. Rivayete göre Ya‘kūb b. İshak et-Temîmî adlı bir Fâtımî kumandanı, Abbâsî kuvvetlerince esir alınıp Bağdat’ta hapsedilmiş, 14 yıl hapis yattıktan sonra Abbâsî Halifesi Muktedir-Billâh’ın 320’de öldürülmesi esnasında meydana gelen karışıklıklardan faydalanıp Mehdiye’ye kaçarken Zülfikar’ı da beraberinde götürmüştür.

Makrîzî, Zülfikar’la birlikte Amr b. Ma‘dîkerib, Hz. Hüseyin, Hamza b. Abdülmuttalib, Ca‘fer es-Sâdık ve bazı Fâtımî halifelerinin kılıçlarını Mısır’daki “hizânetü’s-silâh“ta gördüğünü; fakat bunların Fâtımî Halifesi Müstansır-Billâh’a karşı çıkan Hamdân ve Şâver oğulları gibi emîrler tarafından zaman içinde yağmalanıp paylaşıldığını belirtmektedir.[40][7]

Zülfikar’ın akıbetine dair bir rivayete göre kılıç Necef Denizi’ne bırakılmıştır. İbn Mülcem tarafından zehirli bir hançerle yaralanan Hz. Ali, çocuklarına bazı vasiyetlerde bulunmuş ve Düldül’ün sahraya, Zülfikar’ın da Necef Denizi’ne bırakılmasını emretmiştir.[4]

Şiîlerin ve Alevîlerin ortak olan Caferî ekolüne göre ise Zülfikar, 12. ve “Son İmam” olan El-Mehdi’de bulunmaktadır.[41]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] Prof. Dr. Hüseyin Özcan, “Hataî’nin Elifnâme Şeklinde Yazdığı Düvazdeh”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı: 76, 2015, s.197.
[2] Doç. Dr. Hüseyin Güneş, “Zülfikar: Efsanevi Bir Kılıcın Tarihi Serüveni”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, DOI: 10.31624, Yaz 2018, sayı: 86, s.9-10.
[3] İbn Seyyidünnâs, 1993: II, 386; Şamî, 1993: VII, 363-364; Halebî, 2006: III, 461; Makrizî, 1999: VII, 134.
[4] Dr. Hasan Kaplan, “Zülfikar’ın Divan Şiirine Yansımaları”, IV. Uluslararası Alevilik ve Bektaşilik Sempozyumu, cilt: 1, Birinci Basım: Aralık 2018, s.790-793.
[5] Mustafa Öz - Meliha Y. Sarıkaya, “Zülfikar”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 44, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2013, s. 554.
[6] “Dhulfakar”, New York 1984.
[7] Mustafa Öz - Meliha Yıldırım Sarıkaya, a.g.e. , s. 554-556.
[8] Prof. Dr. Hüseyin Özcan, a.g.e., s.198.
[9] M. Atalan, “Cenknâmelerde Hz. Ali’nin Yeri”, e-Makâlât Mezhep Araştırmaları Dergisi, Sayı: 2, Yıl: 2012, s. 222.
[10] Tevfik Rüştü Topuzoğlu, “Zülfekâr”. MEB İslâm Ansiklopedisi, MEB Yayınları, c. 13, İstanbul 1997, s.649-650.
[11] İbn Sa’d, 1990: I, 377; Makrizî, 1999:VII, 136.
[12] Remzi Kaptan, “Çocuklar İçin Uygulamalı Alevilik Dersleri”, s.30.
[13] Prof. Dr. Hüseyin Özcan, a.g.e., s.198.
[14] https://www.facebook.com/ALEVITURKULERI/photos/zülfikarın-iki-ucunun-anlamı-zülfikar-hz-muhammed-tarafından-hz-aliye-armağan-ed/828836813793658/
[15] Ya‘kūbî, II, 88.
[16] https://slidex.tips/download/hnt-okyanusu-boyunca-slam-tcaret-ve-syaset
[17] Vakıdî, 1989: I, 103; İbn Sa’d, 1990: II, 13; Makrizî, 1999: I,113.
[18] Belazürî, 1996: I, 521; Taberani,1983: XX, 360; İbn Asakir, 1995:IV, 212; Beyhakî, 2003: IV, 241.
[19] Süheylî, 2000: V, 168; Zehebî, 1985: II, 429.
[20] Belazürî, 1996: I, 145; İbn Hazm, 1983: 165; Makrizî, 1999: XIV, 329.
[21] Ebû Nuaym, 1998: II, 730; İbn Asakir, 1995: IV, 213; Taberanî, 1994:321.
[22] Zübeyrî, 1982: 404.
[23] Ebû Nuaym, 1998: II, 728.
[24] Şamî, 1993: XI, 27.
[25] İbn Abdilber, 1992: IV, 1469; İbn Hacer, 1995: VI, 61; Makrizî, 1999:VII, 190.
[26] Zebidî, 1994: VII, 77.
[27] İbn Seyyidünnâs, 1993: II, 386; Halebî, I, 427: III, 461; Şamî, 1993: VII, 363.
[28] Vakıdî, 1989: I, 209-210; İbn Sa’d, 1990: II, 29; Belazürî, 1996: I, 314; Nisaburî, 1990: II, 141; Beyhakî, 2003: VII, 65.
[29] Taberanî, 1994: XIX, 9
[30] İbn Hişâm, 1955: II, 100; İbnü’l-Esîr, 1997: II, 44.
[31] İbn Asakir, 1995: XLII, 71; Meclisî, 1983: XLII, 58.
[32] Halebî, 2006: II, 321.
[33] el-Meġāzî, II, 55.
[34] N. Demir, “Türk Düşünce Dünyasında Hz. Ali”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2011, s.91.
[35] Zübeyrî, 1982: 405; İbn Asakir, 1995: XXII, 71; İbnü’l-Esîr, 1997: II, 29.
[36] Belazürî, 1996:I, 525; Meclisî, 1983: XLII, 32.
[37] İbn Ebî Şeybe, 1989: VII, 552.
[38] İsfahanî, 1995: 239.
[39] 1985: VI, 218.
[40] el-Ḫıṭaṭ, II, 267-268.
[41] https://tr.wikipedia.org/wiki/Zülfikar
[42] Münavî, 1938: V, 175.
[43] Taberî, 1967: VII, 595.
[44] Dr. Hasan Kaplan, a.g.e., s.790.
[45] Ebû Davud, 1952: II, 491.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 51962589 ziyaretçi (131782257 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler